CÂHILIYYE DÖNEMI

14 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

Bilgisizlik, gerçegi tanimama. Islâm, tam bir aydinlik ve bilgi devri oldugu için, Arabistan’da Islâmiyet’in yayilmasindan önceki devre, daha dar anlami ile Hz. Isa’dan sonra peygamberimizin gelmesine kadar geçen zamana “cahiliyye” devri adi verilmistir.

Cahiliyye, insanin Allah’i geregi gibi tanimamasi, ona kulluk etmekten uzaklasmasi, onun ilâhî hükümlerine degil de kisinin kendi hevâ ve hevesine uymasi, insanlarin koydugu emir ve yasaklara, siyasî sistem ve düsüncelere inanmasidir. Kur’an-i Kerîm’de: “Onlar hâlâ Cahiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Gerçegi bilen bir millet için Allah’dan daha iyi hüküm veren kim var?” (el-Mâide, 5/50) buyurulur. Islâm’in hakim olmadigi ortamlar Cahiliyye çaglaridir. Çünkü ilâhî bilginin kaynagindan yoksun olan ortamlardir. Islâm’in gelisinden önceki dönemde yasayan müsrikler Allah’a isyan etmis onun hükümlerine sirt çevirmis bir toplum olarak son derece ilkel ve cahil hayat sürüyorlardi. Cahiliyye Araplari’nin sürdügü hayattan ve içinde yasadiklari ortamdan bazi örnekleri söyle siralamak mümkündür:

Putlara Taparlardi

Cahiliyye insanlari Allah’in varligini kabul etmekle beraber putlara taparlardi. Onlar putlarinin Allah katinda kendilerine sefaatçi olacaklarina inanirlar ve: Biz onlara ancak bizi daha çok Allah’a yaklastirsinlar diye ibadet ediyoruz” (ez-Zümer, 39/3) derlerdi.

Icki Icerlerdi

Sarap içmek adeti çok yaygindi. Sairleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki siirleri edebiyatlarinin büyük bir kismini teskil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)’in bildirdigine göre Islâm’da içki, Mâide Suresi’nin doksan ve doksanbirinci ayetleriyle kesin olarak haram kilinmis, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bagirttirarak bunu ilân ettiginde Medine sokaklarinda sel gibi içki akmistir (Müslim, Esribe, 3)

Kumar Oynarlardi

Cahiliyye çaginda kumar da çok yaygindi. Cahiliyye Araplari kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katilmamak ayip sayilirdi. Onlarin sairlerinden biri karisina söyle vasiyette bulunur:

“Ben ölürsem, sen, aciz ve konusma bilmeyen, iki yüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme.”

Tefecilik Yaparlardi

Tefecilik almis yürümüstü. Para ve benzeri seyleri birbirlerine borç verirler; kat kat faiz alirlardi. Borç veren kimse, borcun vadesi bitince borçluya gelir: “Borcunu ödeyecek misin, yoksa onu artirayim mi?” derdi. Onun da ödeme imkâni varsa öder, yoksa ikinci sene için iki katina, üçüncü sene için dört kat ina çikarir ve artirma islemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve faizin her çesidini haram kilan Allah, özellikle Araplar’in bu kötü âdetlerine dikkati çekerek “-Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin.” (Âli Imrân,3/130) buyurmustur.

Faiz Oranlari Cok Büyüktü

Faizcilik Araplar arasinda o kadar yerlesmisti ki ticaretle onun arasini ayiramiyorlar; “Faiz de tipki alis-veris gibi” diyorlardi. Bunun üzerine inen ayette: “Allah alis-verisi helâl, faizi ise haram kilmistir. ” (el-Bakarâ, 2/275) buyrulmustur.

Fuhus Cok Büyük Orandaydi

Cahiliyye Araplar’i arasinda fuhus da nadir seylerden degildi. Cariyelerini zorla fuhusa sürükleyenler vardi. Kur’an-i Kerîm’de bu hususa isaretle: “Iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhsa zorlamayin. ” (en-Nûr, 24/33) buyurulur.

Kocanin birkaç metresi oldugu gibi, kadinin da baskalariyla iliskide bulunmasi, bazi çevrelerce nefretle karsilanmayan bir davranisti. Fuhusla ilgili Cahiliyye Araplarinin su adetlerini zikredebiliriz:

Kadin âdetinden temizlendikten sonra kocasi ona “su adama git ve ondan hamile kal” derdi. Kadin istenilen adamla beraber olduktan sonra kocasi hamileligi belli oluncaya kadar ona yaklasmazdi. Sonra yaklasabilirdi. Bu, iyi bir çocuga sahip olmak için yapilirdi.

Sayilari üç ila on arasinda degisen bir grup erkek kadinin evine girerek, sirasiyla hepsi de onunla cinsi münasebette bulunurdu. Kadin hamile kalip da dogum yaparsa dogumdan bir kaç gün sonra bu erkekleri çagirir, erkekler de zorunlu olarak bu davete istirak ederlerdi. Sonra onlara: “Olanlari biliyo rsunuz, dogum yaptim” içlerinden birine isaret ederek “çocugun babasi sensin” derdi. O da bundan kaçinamazdi.

Bazi fuhus yapan kadinlar da taninmalari için kapilarina bayrak asarlardi. Bu tür kadinlardan biri dogum yaptigi zaman teshis heyeti toplanip çocugun kime ait oldugunu tespit ederdi. O da çocugun babasi oldugunu kabul etmek zorunda kalirdi. (Buhârî, Nikah, 36)

Kadina deger verilmez, hak ve hukuku taninmaz, adeta bir esya gibi telakki edilip miras alinirdi. Biri ölüp karisi dul kalinca ölenin varislerinden gözü açik biri hemen elbisesini kadinin üzerine atardi. Kadin daha önce kaçip bu halden kurtulamazsa artik onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak onunla evlenir, dilerse onu bir baskasiyla evlendirerek mihrini almaya hak kazanir ve kadina bundan birs ey vermezdi. Dilerse, kocasindan kendisine kalan mirasi elinden almak için onu evlenmekten menederdi. Bunun üzerine inen ayette: “Ey inananlar! Kadinlara zorla mirasci olmaya kalkmaniz size helâl degildir. ” (en-Nisâ, 4/19) buyurulmustur. (Sevkânî, Fethu’l-Kadir, I, 440).

Yiyeceklerin bazisi yalniz erkeklere ait olup kadinlara yasak ediliyordu. “Onlar: Bu hayvanlarin karinlarinda olan yavrular yalniz erkeklerimize mahsus olup, eslerimize yasaktir. Ölü dogacak olursa hepsi ona ortak olur” dediler (En’âm, 6/139)

Kizlari Diri Diri Topraga Gömerlerdi

Cahiliyye Araplari’nin kötü adetlerinden biri de kiz çocuklarini diri diri topraga gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarini korumak veya ar telakki ettikleri için, bazilari da sakat ve çirkin olarak dogduklarindan yapiyorlardi. Kur’an-i Kerîm’de su ayetlerde buna isaret edilir: “Onlardan birine Rahman olan Allah’a isnat ettikleri bir kiz evlâd müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi. ” (ez-Zuhruf, 43/17), ” Diri diri topraga gömülen kiz çocugunun hangi suç la öldürüldügü soruldugu zaman… ” (Tekvir, 81/8-9), “Ortak kostuklari Seyler müsriklerden çoguna çocuklarini öldürmeyi süslü gösterirdi. “(el-En’âm, 6/137)

Ekin ve hayvanlarini iki kisma ayiriyor bir kismini Allah’in böyle emrettigini sanarak Allah’a veriyor ve bir kismini da Allah’a es kostuklari putlarina ayiriyorlardi. Onlar bu batil inanç ve adetlerinde biraz daha ileri giderek Allah’in payina düseni aliyorlar, onu es kostuklari putlarin payina ekliyorlardi. Ama putlarinin payindan alip öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu. “Allah’in yarattigi ekin ve hayvanlardan O’na pay ayirdilar ve kendi iddialarina göre: “Bu Allah’indir, Su da ortak kostuklarimizindir” dediler. Ortaklari için ayirdiklari Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayirdiklari ortaklar i için verilirdi. Bu hükümleri ne kötüydü!” (el-En’âm, 6/136).

Bir kisim hayvanlarla ekinlerin bazisini dilediklerinden baskasina yasakliyorlardi. Ayrica bir kisim hayvanlara binerken ve keserken Allah’in adinin anilmasina engel oluyorlardi. (el-En’âm, 6/138).

Bunun disinda hayvanlarla ilgili su adetleri de vardi:

Deve bes batin dogurup besincisinde erkek dogurursa kulagini çentip serbest birakirlardi. Artik ona binmeyi ve sütünü sagmayi haram kabul ederlerdi. Buna “Bahîra”* derlerdi.

Saibe*; dilegi yerine gelen kimsenin putlara adadigi deve idi. Buna da binilmez ve sütü sagilmazdi.

Vasîle*; koyun disi dogurursa kendileri için; erkek dogurursa putlari için olurdu. Sayet biri erkek, biri disi olmak üzere ikiz dogurursa, disinin hatiri için erkegi de kesmezler ve buna “Vasîle” derlerdi.

Hâm* ; bir erkek devenin soyundan on döl alinirsa onun sirti haram sayilir, su ve otlakta serbest birakilirdi. Kimse ona dokunmazdi.

Bütün bunlardan baska müsrikler atalarindan devraldiklari birtakim adetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta bunlarin bazilarinin, kendilerini Allah (c.c.)’a daha çok yaklastirdiklarini ileri sürüyorlardi.

Ibn Ishak sunlari aktariyor: “Kureys, ya Fil olayindan evvel veya daha sonra meydana geldigini tahmin ettigim bir bid’at ortaya çikardi ki, tarihte (Hums) diye anilip, asalet-i diniye iddiasindan ibarettir.” Bunlar: “Biz, Ibrahim’in evladiyiz, ehl-i Harem biziz, Beyt’in sahibiyiz, Mekke’nin de sâkini bulunuyoruz. Arap kabilelerinden hiçbir kabîle, bizim sahip oldugumuz bu se ref ve itibara sahip degildir. Binaenaleyh biz, bu müstesna mevkiimizin seref ve itibarini korumaliyiz. Bundan sonra Harem haricinde hiçbir seye tazim etmeyip bütün ihtiramatimizi Harem dahilinde hasretmeliyiz. Meselâ, Arafat’ta halk ile bir sirada, yan yana, omuz omuza durup vakfe etmek, sonra halk ile geri dönüp gelmek bizim kadrimizi tenzil eder” diyorlardi.

Ibn Ishâk devamla: “Kureysliler bu asalet fikrini ortaya koydu ve uygulamaya da basladi. Arafat’a çikmayi, Arafat’tan ifazâyi terk ettiler. Herkes Arafat’ta vakfe ederken, bunlar Müzdelife’ye giderler, orada dururlardi. Ve “Biz ehlullahiz, Harem-i Serif’in hâdimleriyiz” diyerek, digerleriyle esitligi kabul etmezlerdi. Fakat bunlar, Arafat’ta vakfe etmenin Ibrahim (a.s.)’in dini muktezasi oldugunu bili yorlardi. Kinâne ile Hüzâaogulari da bu hususta Kureys’e iltihak etmislerdi.

Bunlar hac için, umre için gelen bedevîlere müdahaleye kadar ileri gitmislerdir. Harem hâricinden gelen herkesin, Beyt’in ilk tavafi Siyab-i Hums ile tavaf etmelerini kararlastirdilar ve uyguladilar. Bu kararin neticelerinden biri: Kim ki adi bir elbise ile gelip tavaf ederse, tavaftan sonra o elbiseyi çikarip atmasi zarûrî idi.

Bu kararlarin ikinci neticesi ise; asilzadelere mahsus bir elbisesi olmayan bedevî erkeklerin çiplak; kadinlarin da yalniz önü yirtmaçli kisa iç gömlegi ile tavafa mecbur edilmesidir.

Bu ve bunun gibi pek çok âdetler yürürlükte idi. Rasûlullah (s.a.s)’a iletilinceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam etti. Daha sonra da A’râf suresinin 26, 27, 28, 31 ve 32. ayetlerinde, çiplak tavaf ile birlikte diger bid’atler de yasaklanmistir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivayete göre, Ebû Bekr es-Siddik (r.a.) Vedâ Hacc’indan (bir sene) evvel, Hz. peygamber tarafindan Hac Emîri* olarak (Mekke’ye) gönderildiginde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre’yi Kurban Bayrami’nin ilk günü Mina’da büyük bir cemaat içinde halka (su iki maddeyi) ilâna memur kilmistir. (Ebu Hüreyre): “Ey Nas! Iyi biliniz, bu yildan sonra müsriklerin haccetmeleri, çiplaklarin da Kâbe’yi tavaf etmeleri yasaktir” demistir. (Sahîh-i Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI,13) Fakat onlar bunu kabule yanasmamislar, atalarini körükörüne taklide çalismislardir. “Onlara: Allah’in indirdigine ve peygambere gelin dendigi zaman: Atalarimizi üzerinde buldugumuz sey bize yeter’ derler. Alalari bir sey bilmeyen ve dogru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mi?” (el-Mâide, 5/104). Islâm, topluma hakim olunca bütün bu cahilî sistemin ilkel davranislarini tamamen yasaklamistir” (el-Mâide, 5/103).

Bütün bunlara baktigimizda, Cahiliyye’nin bir inanma biçimi oldugunu görüyoruz. Cahiliyye; bir seyi gerçegi disinda bilmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre Cahiliyye; insanin ve toplumun Islâm öncesi ve Islâm disi bir yasayis biçimiyle yasamasi demektir.Dogru yolun ziddi, ilmin aksi olan, eskiyen ve degisken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayislara göre kurulan her türlü Islâm disi rejimler; cahilî sistemler ve hükümlerdir.

Kaynak: Islam tarihi

Niçin “Kur’âni Hayat”

14 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori islam

Her işimizin başı, ortası ve sonu O’nun adıyla ve O’nun adınadır.
Hamdimiz ve senamız Allah’adır. O Allah ki, özünde merhametli, işinde merhametlidir.
Sonsuz rahmetin kaynağıdır.
Vahiyle insana tenezzül buyurmuş, akleden kalplerimizi onunla doyurmuştur.

Desteğimiz ve salâtımız, onun vahyini bize aldığı gibi taşıyan, o vahyi taşımakla kalmayıp model bir hayatı yaşayan, insanlık sadakası olan ve insanlığa ucunda ebedi mutluluk bulunan aydınlık bir yol bırakan, bir ömrün vahye nasıl adanacağının sembolü olan, hayatı canlı bir Kur’an olan Rasulullah’adır.

Kelamın en yüksek tecellisi vahiydir.
Varlık, O konuşunca var oldu. Tarih, O konuşunca başladı. Beşere ruh, O’nun dilini anlasın diye üflendi.
O ruh içinde irade, akıl ve nutk O’nun kelamı muhatabını bulsun diye verildi.
Ve insan, O’nu anlasın diye var oldu.

Varlığı kelam ile başlatan, insanın serüvenini de kelam ile başlattı.
Hak ve sorumluluk verdiği insana, hak ve sorumluluklarını nasıl kullanacağını vahiyle öğretti. Tarihin eksenine kelamı yerleştirdi.
İnsana vahiyle yol gösterdi. Hayatı inşa etsin diye insanı dünyanın “kalfası” (halife) yaptı. Bu kalfa işini iyi yapsın diye, insanı vahyin eliyle inşa etti.
İslam Allah’ın kâinatı yönettiği sistemin adı, vahiyse ilahi bir inşa projesiydi. Hayat yol, insan yolcuydu.
Yolu da yolcuyu da yaratan oydu. Yol haritasını belirlemek, yolu ve yolcuyu yaratanın hakkıydı. Tüm ilahi vahiyler, kâinat ağacının bu soylu meyvesi var ediliş amacını gerçekleştirsin diye gönderilmişti.
Ve insanlığın son çevriminde ebedi rehberlik Kur’an suretinde tecelli etmişti.

Son Vahiy, bütün bunların hepsini dört cümlede özetledi:
Er-Rahmân…
Alleme’l-Kur’an
halaka’l-insan,
‘allemehu’l-beyân…

O sonsuz merhametin menbaı…
Kur’an’ı O öğretti
İnsan türünü O var etti,
ona kendini ifade etme yeteneğini O bahşetti.

Kur’an vahyi, el-Hay olandan, hayatı inşa için, hayatın ta yüreğine inmiş tarifsiz bir hayattı.
Amacı insanı zulümattan nura, karanlıklardan aydınlığa, bencillikten ben idrakine, içgüdülerin esaretinden ruhun özgürlüğüne, bilinçaltının gayyasından bilincin doruğuna, nefsin köleliğinden ruhun özgürlüğüne çıkarmaktı.

Varlık ağacının bu soylu tohumunun kendini ve elinin değdiğini çürütmesine engel olmaktı. Dahası, kendi kendini aşılayarak saflaşmasını, tekamül etmesini, yücelmesini ve potansiyelinin ufuklarına doğru yol almasını sağlamaktı.

Vahyin ve insanın sahibi, bu amacın gerçekleşmesini yasalara bağlamıştı. Eğer insan bu yasalara uygun olarak hareket ederse vahiy inşa amacını gerçekleştirecek, değilse insan bu inşadan mahrum kalacaktı. Bunun da ilk şartı vahye bir özne olarak yaklaşmaktı. Zira vahiy gerçekten özneydi.
Vahiy inşa edicilik fonksiyonunu bihakkın icra edebilme yeteneğine sahip olduğunu muhatabı olan ilk nesil üzerinden isbat etti. İnşa ettiği neslin elleriyle hayatı ve dünyayı inşa etti. İnşa ettiği neslin eliyle insanlığın ender gördüğü bir iman hamlesine imza attı.

Vahiy bir şeyi daha isbat etti: Eğer bir nesil kendini Kur’an’ın inşasına teslim ederse, Allah da tarihin inşasını o neslin eline teslim ederdi.
Yani Kur’an’a nesne olan, tarihe özne olurdu.
Vahyin çırağı olan hayatın ustası olurdu.
Vahye teslim olan hayatı teslim alırdı.
Hayatının yatağını vahyin belirlemesine izin veren, zamanın yatağını elleriyle belirleme liyakati kazanırdı.

Bundan sonra isbat sırası vahyin kendilerine emanet edildiği mümin muhataplardaydı. Fakat mümin muhataplar vahiyle inşa olma konusunda her zaman aynı başarıyı sergileyemedi. Vahiyle inşa olacaklarına vahyi inşa etmeye kalktılar. Vahyin nesnesi olacaklarına vahyi nesneleştirmeye yeltendiler. Bunun sonucu çok vahim oldu. Kendileri de tarihin nesnesi oldular. Bu, vahyi nesneleştirmenin cezasından başka bir şey değildi.

Vahyi nesneleştirme süreci şu aşamalardan geçerek gerçekleşti:
Kelimelerin Rabbi kelimelerin kalbine manaları indirmişti ki akleden kalp sahipleri indirilen o manaları anlasınlar, hayatlarına koyarak üretsinler. Vahiyle inşa olanlar anlam üretmeyi sürdürdüler. Kur’an dilinin tedvini, İslami ilimlerin tedvini, rasyonel bir izahı yapılamayan muhteşem İslam fetihleri, burhan, beyan ve irfan ilim sistemlerinin inkişafı, özgün bir medeniyetin inşası, ortaya konulan devasa ilim mirası, hayatın her alanındaki diğer gelişmeler, hep üretilen bu anlamın bereketli sonuçlarıydı.
Fakat bir gün geldi anlam üretilmez oldu. Anlam üretilmeyince tüketilirdi. Biri diğerinin doğal sonucuydu. Üretilemeyen anlamdan oluşan açığı kapatmak için bu kez form yüceltilmeye başlandı. Bu sürecin sonucunda vahyin lafzı manasının, manası maksadının üzerine kapatılmış, vahiyle ilişki “yüreğinden okumak” yerine “yüzünden okumaya” indirgenmişti.

Vahyin sahibi bizden vahyi tertil ile okumamızı emretmişti. Tertil ile okuma emri önce tecvid ile okumaya, daha sonra “kaf çatlatmaya” indirgendi.
Vahiy elbette tecvit ile okunmalıydı. En güzel seslerle süslenmeliydi. En güzel hatlarla yazılmalıydı. En güzel hurufatla dizilmeliydi. En güzel sayfalara basılmalıydı. En güzel ciltlerle sıvanmalıydı. Büyüt bunlar vahiy için azdı bile. Fakat vahiy bunların hiçbiri için gelmemişti. Asıl anlamak, yaşamak ve yaşatmak için gelmişti.

Bu sürecin sonunda geldiğimiz nokta tam da Kur’an Şairi Mehmet Akif’in dediği noktaydı:
Ya açar Nazm-ı Celilin bakarız yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

Bu vahim noktayı vahiy kendi ifadesiyle “mehcur bırakma” olarak adlandırmıştı. Bunun açılımı şuydu: Elde taşındığı halde bilinçte taşımama, en yüksek yerlere konulduğu halde hayata koymama, dilde olduğu halde kalbe taşımama, kendisi göz önünde olduğu halde talimatını göz ardı etme, sesi dinlendiği halde sözünü dinlememe, özetle vahye bir “ölü metin” muamelesi yapma…

Vahiy anlamın kaynağı olmaktan işte bu süreçlerden geçerek çıkarıldı. Artık o anlamanın konusu değildi. Anlamanın konusu olmayan, hayatı nasıl belirlesin? Anlaşılmayan bir hakikat yaşanır mı?

Zaten olan bitenin izahı da buydu: Vahyin hayatsız bırakılması…
Bundan zarar gören vahiy değildi. Bundan asıl zararı hayat gördü. Ve kıyamet hayat vahiysiz kalınca koptu. İnsanlık içine düştüğü şu değersizleştirme ve anlamsızlaştırma girdabından nasıl kurtulacaktı?
Soruların sorusu, sorunların sorunu budur.

İdeolojiler birer birer ölüyor. Zira ideolojilerin insanlığın yarasına merhem olamayacağı artık ayan beyan anlaşılmış bulunuyor.
Değerlerin yerini fiyatlar aldıkça insan biraz daha yok oluyor. İnsanın insanlığının kan kaybını ruhtan yoksun güvenlik tedbirleri ve giderek tek tipleşen eğitim politikaları durdurmaya yetmiyor. Entelektüel bir katliama dönüşmenin arefesinde olan modern eğitim sisteminin derde deva olamayacağı fena halde anlaşılmış durumda. Rahman’ın rahmetinden nasibini almayan bir eğitim ve öğretimin, diplomalı vahşiler yetiştiren bir cangıla dönüşmemesi için hiçbir sebep de yok.

Küresel güç merkezlerinin gücü ve güçlüyü yücelten tavırları, ezilenlerin bile güce taptığı hastalıklı bir sonuç üretiyor. Rezzak-ı âlemle rızık arasındaki bağı görmezden gelen vahşi dünyevileşme, sebep olduğu krizler zincirine “gıda krizini” de ekleyerek tüy dikmeye hazırlanıyor.

Allah’ın mahlukat ağacının soylu meyvesi için donayıp döşettiği şu dünya misafirhanesi, tarihinin hiçbir döneminde bu kadar hor ve hovardaca kullanılmadı. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını şuh bir açgözlülükle tüketen “modern hayat”, hazırlamakta olduğu felaketin tellallığı yapmaktan başka hiçbir çözüm üretmiyor, üretecek gibi de görünmüyor.
Kerameti kendinden menkul bütün gelişme ve ilerleme iddialarına rağmen insanlık bugün dünden daha mutlu değil. İnsan soyunun mutluluk ortalaması bugün dünden daha yüksek değil. Bugünkü açlık dünkünden daha az değil. İnsanlığın şefkat ve merhamet debisi, dünkünden daha fazla değil. Aksine insanlığın şefkat ve merhamet damarları günden güne kuruyor, kurutuluyor. Ve adalet açığı çığ gibi büyüyor.

Bunlar ve daha sayamadığım unsurlarıyla kötü gidişatı durdurmanın “vahye dönüş”ten başkaca bir yolu bulunmuyor. Eğer insanlık insanlığını yeniden kazanacaksa, bu, fiyatlardan değerlere dönmeden asla gerçekleşmeyecektir. Değerlere dönmenin Allah’tan bağımsız bir yolu yok.

Çünkü Allah demek anlam demektir. Allah’sız bir hayat anlamsız bir hayattır.
İşte vahiy, Allah’ın hayatla olan anlam bağıdır. Ve başlıkta sorduğumuz “Neden Kur’ani hayat?” sorusunun cevabı da budur.
İnsanlık akleden kalbe dönecekse tekrar Kutsal kutaplara dönmek zorundadır.

İnsanlık kutsal kitaplara dönecekse, Kur’an’a dönmeye mecburdur. Zira bu alanda Kur’an’ın rakibi bulunmamaktadır.
Kur’an’a dönüş kaçınılmazdır. Kur’an’a dönüş salt entelektüel bir faaliyete dönüş değildir. Kur’an’a dönüş hayatın kalbine dönüştür. Kur’an hayata hayat vermek için inmiştir.

“Allah’ın ipi” Kur’an’dır. Kur’an’a yapışan Allah’ın ipine yapışmış olur.
Ey Rabbimiz! Kitab’a karşı tavrımızdan dolayı tevbe ediyor ve vahye “yöneliyoruz”! Biliyoruz ki vahye yöneliş Sana yöneliştir! Sen bizim yönelişimizi kabul eyle ve Sen de bize rahmetinle yönel!
“Kur’âni Hayat” akleden kalbinize mübarek olsun!

Mustafa islamOglu

Fırsatlar Ayı Ramazan…

14 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori islam

Kur’an-ı Kerim’de oruçla ilgili hükümlerin anlatıldığı ayetler, Bakara suresinin 183 ilâ 187. ayetleridir. Bu ayetler okunduğunda bazı kavramların ön plana çıktığı görülmektedir. Aşağıda bu ayetlerde Ramazan ayının Müslümanlara sunduğu “fırsatlar” olarak değerlendirilen takvâ, Kur’an, şükür ve dua kavramları üzerinde durulacaktır.

1. Fırsat: Takvâ

Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de orucun amacını şöyle belirtiyor:

“Ey iman edenler, oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de korunasınız diye farz kılındı.” (Bakara, 2/183)

Mealde altı çizili olan yer, ayet metnindeki (لعلكم تتقون) “leallekum tettekûn” ifadesinin karşılığıdır. “Tettekûn” kelimesi, takvâ (تقوى) kelimesinden türemiştir. Bu durumda ayetin anlamı; “takvâlı olasınız diye” demek olur. Takvâ, ‘korunmak’ demektir. Neden korunmak? Günahlardan, haramlardan, şirke düşmekten… Kısaca her türlü kötülüğe karşı kendini korumanın adıdır takvâ. İşte kişiye bu takvâ ruhunu aşılamanın yollarından biri de oruçtur. Zaten Farsça rûze kelimesinden dilimize geçen orucun Arapça karşılığı da savm / sıyâm’dır. Bu da ‘tutmak’ anlamına gelir: Kendini tutmak. Oruçluyken yemeye, içmeye ve cinsel ilişkiye karşı kendini tutmak. İşte insan oruçluyken aynı zamanda Allah’ın yasakladığı diğer şeylere karşı da kendini koruduğu vakit orucun hedefine yani takvâya ulaşacaktır. Budur Ramazan ayında oruç tutmanın gayesi, amacı: Kişiyi takvâya ulaştırmak, takvâ bilinciyle donatmak.

Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Ramazan boyunca her gece kullara bu takvâ çağrısının yinelendiğini bildirmiştir:

“Ramazan ayının ilk gecesi girince şeytanlar ve cinlerin asileri zincire vurulur. Cehennem kapıları kapatılır, hiçbiri açılmaz; Cennetin kapıları açılır ve hiçbiri kapanmaz. Ve bir seslenen şöyle haykırır: “Ey hayır isteklisi (hayır işlemeye) yönel! Ey şer isteklisi, kendini tut! (Çünkü) Allah’ın ateşten koruduğu kimseler vardır.” Ramazan boyunca bu iş her gece yapılır.”[1]

Bu açıdan sadece aç kalmak değildir oruç. Ramazanda kişinin kendisini diğer zamanlarda olmadığı kadar “tutmasını” bekliyor Allah. “Şimdiye kadar olmasa bile hiç olmazsa bundan sonra” manasında bir fırsat veriyor, orucu kötülüklere kalkan yapmasını bekliyor insandan. Nitekim Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de orucun bu yönüne vurgu yapmış, şöyle buyurmuştur:

“Oruç bir kalkandır. Oruçlu kötü söz söylemesin. Kendisiyle itişmek ve dalaşmak isteyene ‘ben oruçluyum, ben oruçluyum’ desin ve onunla dalaşmasın.” [2]

Bunu yapamadıktan yani kendini tutamadıktan sonra orucun gayesi olan takvâya nasıl ulaşacak insan! Şöyle buyuruyor bir kez daha Peygamberimiz:

“Yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmayan bir kimsenin, yemeği ve içmeyi bırakmasına, aç kalmasına, Allah’ın ihtiyacı yoktur!” [3]

“Oruç tutan öyle insanlar vardır ki, kârları sadece açlık ve susuzluk çekmektir.”[4]

Oruç ayetlerine başlarken takvâ vurgusu yapan Allah, bu ayetleri bitirirken bir kez daha aynı şeye vurgu yapıyor ki oruç – takvâ ilişkisinde hiçbir kapalılık anlaşılmazlık kalmıyor:

“…Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır; sakın onlara yaklaşmayın! Böylece Allah sakınıp korunsunlar diye ( لعلهم يتقون) insanlara ayetlerini iyice açıklıyor.”(Bakara, 2/187)

2. Fırsat: Kur’an

Ramazanı Ramazan yapan değer, Kur’an’dır. Bunu şu ayetten gayet açık bir şekilde anlamaktayız:

“Ramazan öyle bir aydır ki Kur’an o ayda, insanlara doğruyu gösteren ve doğruyu yanlıştan ayıran belgeler halinde indirilmiştir…” (Bakara, 2/185)

Ne anlama gelir bu ayet? Sevdiğiniz, beğendiğiniz bir şeyi dostlarınıza, arkadaşlarınıza anlatırken onun en güzel tarafı ile başlarsınız. “Bu sene bir yere tatile gittim. Öyle güzel bir havası vardı ki…” dersiniz, havasını çok beğendiyseniz. Yahut sizin için gerçekten muhteşem olan manzarasından veya sessizliğinden sakinliğinden başlarsınız… Yani orayı sizin için bir kez daha gidilesi, görülesi kılan şey ne ise onu ön plana çıkarırsınız. Allah da Ramazanı bize öyle sunuyor: “Ramazan öyle bir ay ki Kur’an o ayda indirilmiştir.” Tabiri caizse “ne yapın ne edin Ramazanı Kur’an’la yaşayın” diyor Rabbimiz. “Eğer muhteşem bir Ramazan yaşamak istiyorsanız bunu Kur’an’sız yapamazsınız” diyor. Zira Kur’an’sız bir Ramazan, tatsız tuzsuz bir yemeğe benzer. Yersiniz ama lezzet almazsınız.

Öyleyse bundan önceki ramazanları Kur’an’sız yaşama bahtsızlığını gösterdiysek ve Allah bir fırsat daha verdiyse bize, bu sene farklı bir Ramazan geçirmek zorundayız demektir; Kur’an’lı bir Ramazan… Diğer zamanlarda olmadığı kadar Ramazanda Kur’an’a vakit ayırmak, onunla ilişkilerimizi bir kez daha gözden geçirmek durumundayız.

“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”(Muhammed, 47/24) ilahi uyarısını göz önünde bulundurarak okuduğumuz Kur’an’ı anlamaya, anladığımızı da hayatımıza aksettirmeye büyük özen göstermeliyiz. Bugüne kadar “her Ramazanda bir hatim” idiyse hedefimiz bu Ramazan farklı olmalı. “Okuduğumu anlamaya çalışmalıyım” diyerek kendimize bir program yapmalıyız. Her gün birkaç ayet veya 1 sayfa yahut 5, 10, 15 sayfa.. Yapabilen her gün bir cüzü mealiyle birlikte okumalı.

Netice itibariyle diğer zamanlarda ayıramadığımız kadar bu Ramazan Kur’an’a, kitabımıza, vakit ayırmalıyız.

3. Fırsat: Şükür

Ramazanın öyle pek de fazla dillendirilmeyen bambaşka bir özelliği daha vardır. Ramazan, oruç ve Kur’an ayı olmasının yanı sıra aynı zamanda bir şükür ayıdır. Oruç ayetlerinin devamında Allah Teala şöyle buyuruyor:

“Ramazan öyle bir aydır ki Kur’an o ayda, insanlara doğruyu gösteren ve doğruyu yanlıştan ayıran belgeler halinde indirilmiştir. (…) Allah size kolaylık diliyor, zorluk dilemiyor. Bir de o sayıyı tamamlamanızı ve size gösterdiği doğru yol üzere kendisini yüceltmenizi istiyor. Umulur ki, şükredesiniz! (Bakara, 2/185)

Şükür, teşekkürdür. Kadir kıymet bilmek, kul olduğunu hatırlamaktır. Aciz olduğunun, Allah karşısında veren el değil alan el olduğunun, rızka muhtaç olduğunun farkına varmaktır. Bir ramazana daha ulaştırdığı için, bir kez daha fırsat verdiği için, bu sevinci bir kez daha yaşattığı için Allah’a teşekkürün ifadesidir.

Ramazanın, orucun bir başka hedefi, kullara şükür bilinci aşılamaktır. Şükür, bir sevincin dışa vurumudur. Ramazan gibi bir nimete gark olan mümine yakışan bir teşekkürdür.

İnsan nasıl ibadetle emrolunmuşsa aynı şekilde şükretmekle de emrolunmuştur:

“Hayır! Yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.” (Zümer, 39/66)

Fakat maalesef bu emri çok az insan yerine getirmektedir.

“…Allah, insanlara çok ihsanda bulunmuştur, lâkin insanların çoğu şükretmezler.” (Yunus, 10/60; Neml, 27/73)

Şükrün zıddı küfrân-ı nimettir, yani nankörlük etmek, görmezlikten gelmektir. Allah’a şükretmeyen, ona nankörlük ediyor demektir.

“Şüphesiz biz insana doğru yolu gösterdik. Bundan sonra ister şükredici olsun ister nankör.” (İnsan, 76/3)

“Artık Beni anın, Ben de sizi anayım; Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara, 2/152)

Kul şükrettiğinde Allah bundan hoşnut olur, kuluna verdiği nimetleri daha da artırır. Fakat nankörlüğün cezası da çok kötüdür:

“…Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!…” (İbrahim, 14/7)

“Eğer nankörlük edecek olursanız bilin ki Allah sizden müstağnidir, hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ama kullarının inkâra sapmalarına razı olmaz. Eğer şükrederseniz, bundan da hoşnut olur…” (Zümer, 39/7)

“Siz şükredip iman ettikten sonra Allah ne diye sizi cezalandırsın ki? Allah şükredenlerin mükâfatlarını bol bol verir ve her şeyi hakkıyla bilir.” (Nisa, 4/147)

Şükretmeyen insan, şeytanın hesabına çalışan insandır. Zira şeytan, Allah’ın huzurundan kovulduğu ve kıyamete kadar yaşama izni aldığı vakit Allah’a şöyle demişti:

«Öyle ise» dedi, «Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım.» «Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, onların birçoğunu şükreden kullar olarak bulamayacaksın!» (A’raf, 7/16-17)

İşte Ramazan şükretmeyenlere, edemeyenlere yepyeni bir fırsat. Allah şükredelim diye çeşit çeşit nimetlerin yanı sıra bizlere bir de Ramazan nimetini bahşetmiş. Öyleyse bu Ramazan diğer ramazanlardan bu yönüyle de farklı olmalı. İşte o zaman takvâlı kullardan olmaya bir adım daha yaklaşmış oluruz.

4. Fırsat: Dua

Oruç ve ahkâmı ile ilgili 4 ayetin (Bakara 183, 184, 185 ve 187. ayetler) arasına serpiştirilen dua ile ilgili şu ayetin anlamına dikkat etmek gerekir:

“Kullarım sana beni sorarlarsa, ben yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına karşılık veririm. Onlar da bana karşılık versinler. Bana güvensinler. Böylece olgunlaşırlar.” (Bakara, 2/186)

Anlaşılıyor ki oruç ile dua arasında sımsıkı bir ilişki bulunmaktadır. Hazır oruçluyuz, Kur’an’ımızı okuyor, şükrümüzü de ifa ediyoruz. Yani yukarıdaki ayette Allah’ın bizlerden istediği gibi biz ona karşılık veriyor, onun istediklerini yapıyoruz. Aynı zamanda şeksiz şüphesiz bir şekilde Ona güveniyoruz. O halde sıra bizde: Açalım ellerimizi Ondan isteyelim. Ondan karşılık bekleyelim. Ona yalvara yalvara, için için dua edelim. Onun istediği gibi:

“Rabbinize için için yal­vararak gizlice dua edin. O, taşkınlık yapanları sevmez.” (A’raf, 7/55)

Duanın samimiyeti onun gizliliğinde saklıdır. Buna çok dikkat etmek gerekir. Ebû Musâ radıyallâhu anh anlatıyor: “Bir sefere (Hayber Seferi) çıkmıştık. Halk (yolda, bir ara) yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm müdahele ederek:

“Nefislerinize karşı merhametli olun. Zira sizler, sağır birisine hitap etmiyorsunuz, muhatabınız gaip de değil. Sizler gören, işiten, (nerede olsanız) sizinle olan bir Zat’a, Allah’a hitap ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zat, her birinize, bineğinin boynundan daha yakındır” dedi.”[5]

İftar edene kadar oruçlunun duasının reddedilmeyecek dualar arasında olduğunu Peygamberimiz de müjdelemiştir.[6] Öyleyse bu da yukarıda sayılan diğer şeyler gibi kaçırılmayacak fırsatlardan bir diğeri. Ramazanda bir daha bu fırsatı bulamayacakmışçasına bol bol dua etmeliyiz.

Buraya kadar yazılanları kısaca özetleyecek olursak: Ramazan sadece aç kalmaktan ibaret değildir. Ramazan kişiye bir şeyler kazandırmak için vardır. Bunlardan ilki takvâdır. Kişi oruçlu iken kendisini her türlü kötülüğe karşı koymanın mücadelesini vermelidir. “Sade müslümanı” “muttakî Müslüman” yapmaktır orucun gayesi. Dolayısıyla bu bilinçle tutulmalıdır oruç.

İkinci olarak Kur’an’la ilişkiler gözden geçirilmeli, zaaflar varsa giderilmelidir. Ramazanı ramazan yapan değer Kur’an diğer zamanlardan daha çok yer tutmalı Müslümanın gündeminde. Belki bunun için sahur vakitleri biçilmiş kaftan olarak düşünülebilir. O vakitte beden dinlenmiş, zihin berraklaşmış olur. Tam vaktidir Kur’an’la baş başa kalmanın; asla feda edilmemeli.

Ve şükür ile dua… Bu Ramazan bunlara da bolca yer vermeliyiz. Hem ne vaktimizi alır ne dilimizi yorar ne de işimize engel olur!

Sonuç olarak bambaşka, farklı bir Ramazan için, belki de son Ramazanımız için artık hazırlanma vaktidir. Rabbimizin istediği şekilde bu huzuru yaşayanlara dünyada bayram, ahirette de cennet vardır.

Sehl İbn Sa’d (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer. Oruçlular girdiler mi artık o kapı kapanır, kimse oradan giremez.”[7]

Döküldü Dünyanın En Güzel Renkleri…

14 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori islam

O’nun hakkında yazmanın ne denli güç olduğunu bilir misiniz siz!

Boş bir kağıda bakar bakmaz buğulanır gözleriniz..
ve daha önce vücudunuzu okşamamış hoyrat rüzgarlarla titrersiniz.
Kabaran duygularınızı kelimelerle ifade edemeyeceğinizin haberini yanaklarınızdan süzülen ilk damladan aldığınızda, okyanusun enginlerinde kopmuş keskin bir kasırganın en orta yerine düşersiniz.

Ondan bahsetmek için yine onu unutmanız gerektiğini hatırlarsınız yeniden. Bu kaçıncı denemedir.. bu kaçıncı teşebbüs edişiniz. O’ndan bahsetmek mümkün olmadığı için, O’nun hakkında yazmaktan bahsetmekle yetinirsiniz bir süre. Kelimelere, bedeninizi sarmalayan esrik titreşimleri yerleştiremezsiniz çünkü. Ve bir meczubun sayrılı düşüncelerini karşılayamaz hiçbir ifade. Aydınlık bir geceden bahsedebilir misiniz siz. Altında ıslanmadığınız sağanak bir yağmuru anlatıp, gözleri kamaştıran güneşin şemalini çizebilir misiniz. Nazenin bir kelebeğin kanatlarındaki tüyleri incitmeden parmaklarınızda tutmaya benzer bu.

Gökyüzünün en güzel yıldızını kaybettiğinizi anladığınız anda avuçlarınıza düşen, kızıl renki kor yumağına rağmen ne hissettiğinizi yazabilir misiniz!

Yüreğiniz gibi ıssızlaşan boş kağıda, Mecnun’dan arta kalan tek bir damla gözyaşını mı bıraksam diye düşündüğünüzde, yeni bir fırtına kopar yüreğinizde. Sonra bir şelale ki boşaldığında gözlerinizden, dingin bir çölün asudelik veren bağrında bulursunuz kendinizi. Avuçlarınızdaki kor söndüğünde, asumana teşne beyaz bir güvercin kalır geride. O’nu anlatmak için beyaz kağıdın üzerine yapıştırdığınız harflerin gözlerindeki buğu, maveraya açılan pencere olmuştur artık. O pencereden uçurduğunuz güvercini seyrederken, parmaklarınız kıpırdanır yeniden;

Nice devirler geçti Ya Muhammed, nice.. gelmedi emsalin sen gidince. Ardından bir daha ezan okuyamadı Bilal.. ne parladı gözlerimiz, ne de eskisi gibi Hilal. Efendi kimdir diye sorulduğunda, “hizmet edendir diyen”.. biri daha gelmedi bulutuyla yürüyen.

Sen gidince bir yanımız da seninle gitti Ya Muhammed. Güneş eskisi gibi ışık saçmadı hiç. Bulutlar ağlamaklı baktı gözlerimize. Anam babam sana feda olsun diyecek birini bulamadığı için “ayın on dördü” gibi olmadı yüzlerimiz. Şairler hüzün yüklü mısralar yazdılar ardından. Anneler hüzzam makamlı ninniler terennüm etti ağlayan bebelerine. Bahçemizin en güzel çiçeği soldu. Torunlarına seni anlatırken doldu dedelerin gözleri. Sen gidince döküldü dünyanın en güzel renkleri. Belirginleşti kainatın yüzündeki çizgiler. Bir tek bülbül, en güzel bestelerini terennüm etti ardından.. melal akşamlarını avutmak için firkatinin.

Uhud’un bizi sevdiğini söyleyen biri daha gelmedi sen gidince. Bundandır doğum gününün dahi gidişini hatırlatışı. Bir kelebeğe bakarken, yitiğimizi anıp hislenişimiz. Giden her dostun ardından kokunu hissedişimiz. Her solan yaprakta içimiz acıyor Ya Muhammed. Garip birini görsek, izini arıyoruz gözlerinde. Her kovulanın ardından Taif’i anıyoruz yeniden. Medine’ye giderken hüzünle bakıyoruz hayaline.

Sen gidince ne yazın tadı kaldı ne güzün. Bize her yer Beyt-ül Hazan oldu.. bize her zaman sene-i hüzün.

Senden öğrenmiştik hayran olmayı biz. Geceleri ağlamayı.. sessiz sessiz. Allah için sevmeyi. Bir leşe bakıp hayret etmeyi. Gecenin karanlığından ışık devşirmeyi. Bir dağı sevebilmeyi senden öğrenmiştik. Sonra sen gittin. Giderken tüm göçmen kuşlar için zarif bir iz bıraktın geride. Yolunu kaybetmesin diye gemilere fener, kervanlara ipek yolu oldu düşürdüğün telekler. Seni anınca bir ışık yayılıyor etrafımıza Ya Muhammed.. adını anınca aralanıyor perdeler. Yüzümüze kapandığında kapılar, seni buluyoruz yanımızda.. kısalıyor mesafeler.

Kovulduğumuz yerlerden Taif’ten döner gibi dönüyoruz. Tahkir edildiğimizde, sırtına kanlı işkembe konmuş halini görüyoruz. Bir sıkıntıya uğradığımızda, karnına taş bağladığın anı hatırlayıp utanıyoruz bazen. Hendek kazarken; yaşamak ancak ahiret yaşamasıdır diyorsun bize. Hatıralarınla direniyoruz yılgınlıklara karşı. Nasihatlerinle tırmanıyoruz arşı. Tüm yalnızların yoldaşı, yetimlerin babası sensin. Tüm güzel hasletler senin adınla anılıyor. Kainatın dört bir yanına minarelerden yükselen sesin yayılıyor.

Yittiğini zannedenler yanılıyor Ya Muhammed. Bıraktığın ses çığlık olup büyüdü. Her garibe destek olan omuz senindir.. namerde sıkılan yumruk senin. Soluğunun efsunlu buğusunda yumuşuyor kalplerimiz hâlâ. Sözlerini anınca, melekler yanımıza varıyor yeniden. Sabrından hissemize düşen payla tutunuyoruz hayata. Yaktığın ışığın huzmeleri yollarımızı aydınlatmaya devam ediyor. Yüreklerimiz, yüreğinin ürpertisinden besleniyor. Zamana meydan okuyarak ilerliyoruz ardından. Hiçbir gürültü bastıramıyor sesini. Hiçbir süslü soluk, boğamadı nefesini.

Yine de dinmedi özlemimiz. Her göğe baktığında, üzerinde yürüyen bulutu arıyor gözlerimiz.

Nice devirler geçti Ya Muhammed nice.
Gelmedi emsalin sen gidince..

islamdini.biz

Kutlu Doğum haftanız ve Mevlid Kandiliniz Mübarek Olsun…

abdul kadir geylaniden islami sohbet 2

13 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

ABDÜLKADİR GEYLÂNİ HAZRETLERİ’NDEN ÖĞÜTLER
Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin.
Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar.
Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın.
Önce temeli at sonra üzerine binayı çık.
Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt.
Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.
***
Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap.
Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur.
O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır.
Eğer bir kötülüğü nefsin için,
halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun.
Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.
***
İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu.
Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası.
Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya.
Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte.
En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de
ahiret azığını toplamakta acele et…
Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz.
Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız.
Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.
***
Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını…
Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun.
Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin?
Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın?
Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır.
Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak…
Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz.
Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz.
Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?…
Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?…
İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok… Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı?
Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir.
Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli.
Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.
Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım.
Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek?
O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur.
İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım,
O’nun eteğini bırakmayalım.
Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın.
Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır.
Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır.
O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır.
Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.
Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla.
Bu duygu sana yeter.
“ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir.
Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder.
Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır.
Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.
Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez.
Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir.
Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma.
Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin.
Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum.
Ayık ol, sonra felaket büyük olur.
HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme,
insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama.
Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun,
en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu?
Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?
Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur.
Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.
YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez,
bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez.
Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez.
Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar.
Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma.
Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.
Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş?
Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin.
Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su…
Sonrası ne olacak malum…Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık.
Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı?
Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin.
Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın.
Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz,
sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı?
Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa…
Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,”
buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez.
Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.
Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman?
Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu?
O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu?
O’nu HAK tarafına çağırman nerede?
Bunların hiçbiri sende yok.
Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek.
Aklını başına al.
Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut.
Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz.
Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin?
Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap…
Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur?
Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur.
Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu.
Sana yakışır mı bu düşünceler?
Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba?
Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda.
Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak.
Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun.
Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun.
Ama yakında elinden alacaklar.
Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti.
Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin.
Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir.
Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.
Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi.
O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim?
Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun.
Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler.
Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır.
Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır,
sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar.
Çağırsan yardımına koşan olmaz.
Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman,
O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.
Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma.
Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH.
Bunlar seni RABBİNE ulaştırır.
Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun.
Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun.
Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.
Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın
ama çok geç…
Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı,
ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz.
Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.
Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan;
varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi;
ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla…

İbretlik Görüntüler

13 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Videolar

Kifl Kıssası

13 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori Menkıbe

İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Sizden önce yaşayanlar arasında Kifl adında biri vardı. Bildiğinden hiç şaşmazdı. İhtiyaç içinde olduğunu bildiği bir kadına gelerek, altmış dinar verdi. Kadından kâm almak üzere teşebbüse geçince kadın, titredi ve ağladı. “Niye ağlıyorsun?” diye sorunca, kadın:

“Bu benim hiç yapmadığım (haram) bir amel. Bu günaha beni razı eden de fakrımdır!” dedi. Adam da:

“Yani sen şimdi Allah korkusuyla mı ağlıyorsun? Öyleyse, Allah’tan korkmaya ben senden daha layıkım! Haydi git, verdiğim para da senin olsun. Vallahi ben bundan böyle Allah’a hiç asi olmayacağım!” dedi. Adam o gece öldü. Sabah, kapısında şu yazılı idi:

“Allah Kifl’i mağfiret etti!”

Halk bu duruma şaşırdı kaldı. Allah o devrin peygamberine Kifl’in durumunu vahyen bildirinceye kadar şaşkınlık devam etti.”

Tirmizi, Kıyamet 49, (2498).

Borç Alanın Kıssası

13 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori Menkıbe

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Beni İsrail’den bin dinar borç para isteyen bir kimseden bahsetti. Beni İsrail’den borç talep ettiği kimse: “Bana şâhidlerini getir, onların huzurunda vereyim, şahid olsunlar!” dedi. İsteyen ise: “Şahid olarak Allah yeter!” dedi. Öbürü: “Öyleyse buna kefil getir” dedi. Berikisi “Kefil olarak Allah yeter” dedi. Öbürü:

“Doğru söyledin!” dedi ve belli bir vade ile parayı ona verdi. Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vadesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Bunun üzerine bir odun parçası alıp içini oydu. Bin dinarı sahibine hitabeden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi. Sonra da denize getirip:

“Ey Allahım, biliyorsun ki, ben falanndan bin dinar borç almıştım. Benden şahid istediğinde ben: “Şahid olarak Allah yeter!” demiştim. O da şahid olarak sana razı oldu. Benden kefil isteyince de: “Kefil olarak Allah yeter!” demiştim. O da kefil olarak sana razı olmuştu. ben ise şimdi, bir gemi bulmak için gayret ettim, ama bulamadım. Şimdi onu sana emânet ediyorum!” dedi ve odun parçasını denize ettı ve odun denize gömüldü.

Sonra oradan ayrılıp, kendini memleketine götürecek bir gemi aramaya başladı. Borç veren kimse de, parasını getirecek gemiyi beklemeye başladı. Gemi yoktu ama, içinde parası bulanan odun parçasını buldu. Onu ailesine odun yapmak üzere aldı. (Testere ile) parçalayınca parayı ve mektubu buldu.

Bir müddet sonra borç alan kimse geldi. Bin dinarla adama uğradı ve:

“Malını getirmek için aralıksız gemi aradım. Ancak benni getirenden daha önce gelen bir gemi bulamadım” dedi. Alacaklı:

“Sen bana bir şeyler göndermiş miydin?” diye sordu. Öbürü:

“Ben sana, daha önce bir gemi bullamadığımı söyledim” dedi. Alacaklı:

“Allah Teâla Hazretleri, senin odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı sana bedel ödedi. Bin dinarına kavuşmuş olarak dön” dedi.”

Buhari, Kefalet 1, (muallak olarak); Büyû 10(muallak ve mevsûl olarak), İsti’zân 25 (muallak olarak).

Osmanlı’nın Elbisesi Yetiyordu

13 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori Menkıbe

19.yüzyılda Almanya nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu. Fransızlar, her sene nehrin Almanlar’daki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı. O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabiî. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.

Mektupta şöyle denmektedir:

“Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet’in dehalifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın.”

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:

“Fransızlar korkak ademlerdir. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerınde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfidir.”

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar. Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanlar’ın sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur:

“Osmanlılar’dan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terkederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir.”

Bu olay, Mülhaymli’lerin gönüllerin de taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym’a bağlı Karlsruher Müzesi’ne koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip, hadiseyi temsilen kutlarlar.

Bizans´ın İbretlik Sonu

13 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori Menkıbe

İstanbul’un fethinden bir gün önce Ayasofya’da imparatorun, bütün devlet ve saray erkanının göz yaşlarıyla katıldığı büyük bir ayin yapılır. Bu Ayasofya’da yapılan son ayindir. Ayrıca sokaklardan papazların idare ettiği ayin alayları geçirilmiş, bütün halk bu alaylara katılmış, İstanbul’un içi “Kyrie eleison” yani “Ya Rabbi bize merhamet et” dualarıyla çınlamış, kadın ve çocukların vaveylaları içinde yoluna devam eden alay surlara kadar ilerleyerek Bizans’ın son tahkimatını takdis etmişlerdir.

İmparator, Bizanslıları mukavemete teşvik eden son nutkunda Şarki Roma’nın uzun bir inhitat ahlaksızlığından sonra bu akıbete layık olduğunu belirten: “Eğer bu tavsiyelerime riayet edecek olursanız Allah’ın bize yolladığı haklı cezadan belki kurtuluruz” sözünü ifade etmiştir

Fatih Sultan Mehmet nihayet 1453 yılı Nisan ayında 165.000 ordusuyla şehri kuşattı. Döktürdüğü bütün toplarla surları zorladı. Donanmasını bir gece Dolmabahçe’den Haliç’e indirdi. 6 Nisan’dan 29 Mayısa kadar süren 53 günlük kuşatma zorlu savaşlar ve hücumların sonucunda Bizanslılar yenilgiye uğradı. Fatih’in orduları 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul’a girdiler. İstanbul’un Türkler tarafından alınmasıyla orta çağ sona erdi ve yeni çağ başladı.

Osmanlı İstanbul’u feth ettiği zaman (29 mayıs 1453) müdafasız halk kiliseye sığınmıştı. Halk şu inancı taşıyordu; Türkler Büyük Konstantin sütununun yanına kadar geldiklerinde gökte bir melek zuhur edecek ve bunu gören Türkler bir daha dönmemek üzere Asya’da ki vatanlarına çekileceklerdi.

Fakat Türkler gelmişler mabedin kapılarını açarak içeri girmişler ve orada korkudan birbiri üstüne yığılmış olan erkek ve kadınları esir etmişlerdir. Burada cebren içeri girmek mecburiyetinde kalan Osmanlı askerleri hiç kimsenin hayatına dokunmamış ve yalnız esir almakla yetinmişlerdir.

Fatih Sultan Mehmet, umumiyetle rivayet olunduğu gibi, at üzerinde değil, fakat yaya olarak kiliseye girmiş ve müezzine ezan okutarak maiyeti ile beraber namaz kılmıştır.

Sonraki yazılar »