AHİRET- Gureru’l-Hikem 4

26 Nisan 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

ـ دارُ البَقاءِ مَحَلُّ الصِّدّيقينَ وَمَوطِنُ الأبْرارِ والصَّالِحينَ

76- Ahiret evi sıddıkların yeri, iyiler ve salihlerin de vatanıdır. /5126

ـ ذِكْرُ الآخِرَةِ دَواءٌ وَشِفاءٌ

77- Ahireti yâd etmek ilaç ve şifadır. /5175

ـ رَحِمَ اللهُ امْرَءاً أخَذَ مِنْ حَياةٍ لِمَوْتٍ، وَمِنْ فَناءٍ لِبَقاءٍ، وَمِنْ ذاهِبٍ لِدَائِمٍ

78- Hayattan ölüm için, geçiciden kalıcı için, gidiciden daimî için bir şeyler hazırlayana Allah rahmet etsin. /5220

ـ عَلَيْكَ بِالآخِرَةِ تَأْتِكَ الدُّنيا صاغِرَةً

79- Ahirete yönel ki dünya sana alçalarak gelsin. /6080

ـ وكُلُّ شَيْءٍ مِنَ الآخِرَةِ عِيانُهُ أعْظَمُ مِنْ سَماعِهِ، (فَلْيَكْفِكُمْ مِنَ العِيانِ السَّماعُ وَمِنَ الغَيْبِ الخَبَرُ)

80- Ahirette göreceğiniz şeyler, dünyada şu an duyduklarınızdan daha azametlidir. /6907

ـ كَيفَ يَعْمَلُ لِلآخِرَةِ المَشْغُولُ بِالدُّنيا؟

81- Dünyayla meşgul olan ahiret için nasıl çalışabilir ki? /6976

ـ إنَّكُمْ إلى عِمارَةِ دارِ البَقاءِ أحْوَجُ مِنْكُمْ إلى عِمارَةِ دارِ الفَناءِ

82- Sizler geçici evinizden ziyade kalıcı evinizi mâmur etmeye daha muhtaçsınız. /3832

ـ إنَّكُمْ إنَّما خُلِقْتُمْ لِلآخِرَةِ لا لِلدُّنيا، وَللبَقاءِ لا لِلْفَناءِ

83- Siz ancak ahiret için yaratıldınız, dünya için değil; sonsuzluk için yaratıldınız, yokluk için değil. /3843

ـ إنَّما خُلِقْتُمْ لِلْبَقاءِ لا لِلفَناءِ، وَإنّكُمْ في دارِ بُلْغَةٍ وَمَنْزِلِ قُلْعَةٍ

84- Siz ancak sonsuzluk için yaratıldınız, yokluk için değil. Doğrusu siz, yeterlilik yurdunda ve ödünç bir evdesiniz. /3862

ـ صَلاحُ الآخِرَةِ رَفْضُ الدُّنيا

85- Ahiretin salâhı, dünyayı terk etmektedir. /5806

ـ عَجِبْتُ لِمَنْ عَرَفَ رَبَّهُ كَيْفَ لا يَسْعى لِدارِ البَقاءِ؟

86- Rabbini tanıdığı halde kalıcı evi için çalışmayana şaşarım. /6265

ـ مَنْ أيْقَنَ بِما يَبْقى زَهِدَ فيما يَفْنى

87- Kalıcı olana yakîn eden kimse yok olacak şeylere karşı zahit olur. /8422

ـ مَنْ أحَبَّ الدَّارَ الباقيَةَ لَهى عَنِ اللّذَّات

88- Kalıcı evi seven, lezzetlerden yüz çevirir. /8593

ـ مَنْ أمَّلَ ثوابَ الحُسْنى لَمْ تُنْكَدْ آمالُهُ

89- Ahiret hayrını arzulayanın arzusu boşa çıkmaz. /9020

ـ أيَسُرُّكَ أنْ تَلْقَى اللهَ غَداً في القِيامَةِ وَهُوَ عَلَيْكَ راضٍ غَيرُ غَضْبانَ؟ كُنْ في الدُّنيا زاهِداً، وَفي الآخرَةِ راغباً، وعَلَيْكَ بِالتَّقوى والصِّدقِ، فَهُما جِماعُ الدِّينِ، والْزَمْ أهْلَ الحقِّ، وَاعْمَلْ عَمَلَهُمْ تَكُنْ مِنْهُمْ

90-Yarın kıyamet gününde Allah’ın huzuruna çıktığında onun sana gazap etmeyip bilakis senden razı olmasını ister misin? Öyleyse dünyada zahit ol, ahireti arzula; takvalı ve doğru ol. Çünkü dini bu ikisi bütünleştirir. Hak ehlinden ayrılma ve onlar gibi amel et ki onlardan olasın. /2827

ـ ما ظَفِرَ بِالآخِرَةِ مَنْ كانَتِ الدُّنيا مَطْلَبَهُ

91- Hedefi dünya olan kimse ahirette zafere ulaşmaz. /9585

ـ مَا المَغْبُوطُ الَّذي فازَ مِنْ دارِ البَقاءِ بِبُغيَتِهِ كالمَغبُونِ الَّذي فاتَهُ النَّعيمُ بِسُوءِ اخْتيارِهِ وَشَقاوَتِهِ

92- Kötü niyeti ve kötü seçimiyle dünyaya meyledip ahiret nimetlerini kaybedenle, ahirette isteğine ulaştığından dolayı herkesin gıpta ettiği kimse bir olmaz. /9687

ـ لا تَكُنْ مِمَّن يَرْجوُ الآخِرَةَ بِغَيْرِ عَمَلٍ، وَيُسَوِّفُ التَّوبَةَ بِطُولِ الأمَلِ، يَقُولُ في الدُّنيا بِقَوْلِ الزَّاهِدينَ، وَيَعمَلُ فيها بِعَمَلِ الرَّاغِبينَ

93- Amel etmeden ahireti arzulayanlardan olma. Onlar arzularının çokluğu nedeniyle tövbe etmeyi geciktirir; dünya hayatında zahitlerin sözünü söyler, ama amelde dünyaya meyledenler gibi davranırlar. /10404

ـ لا يُنْعَمُ بِنَعيمِ الآخِرَةِ إلاّ مَنْ صَبَرَ على بَلاء الدُّنيا

94- Dünyanın belalarına sabretmeyenler, ahiretin nimetlerine ulaşamazlar. /10752

ـ لا يَنْفَعُ العَمَلُ لِلآخِرَةِ مَعَ الرَّغْبَةِ في الدُّنيا

95- Dünyaya rağbet ederek ahiret için yapılan amelin faydası olmaz.

ـ لا يُدْرِكُ أحَدٌ رِفْعَةَ الآخِرَةِ إلاّ بِإخلاصِ العَمَلِ، وتَقْصيرِ الأمَلِ، وَلُزُومِ التَّقوى

96- Ahiretin yüce makamlarını ancak ameli ihlaslı, arzusu kısa ve takvaya riayet eden kimseler elde edebilirler. /10864

ـ اسْتَحِقُّوا مِنَ اللهِ ما أعَدَّ لَكُمْ بِالتَّنَجُّزِ لِصِدْقِ ميعادِهِ والحَذَرِ مِنْ هَوْلِ مَعادِهِ

97- Allah’ın sizler için hazırladığı (cenneti), onun verdiği vaatleri onaylayıp ahiret azabından korkarak kazanın. /2515

AHİRET- Gureru’l-Hikem 3

26 Nisan 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

51- Kalıcı ile geçici asla bir arada olmaz. /10576

ـ لا يُدْرِكُ أحَدٌ ما يُريدُ مِنَ الآخِرَةِ إلاّ بِتَرْكِ ما يَشتَهي مِنَ الدُّنيا
52- Dünyadan arzuladığını terk etmeyen kimse ahiretten istediğine ulaşamaz. /10822

ـ يَنبَغي لِمَنْ أيْقَنَ بِبَقاءِ الآخِرَةِ وَدَوامِها أنْ يَعْمَلَ لَها
53- Ahiretin kalıcı ve devamlı olduğuna yakîn eden kimseye orası için amel etmek yakışır. /10934

ـ لا يَتْرُكُ النَّاسُ شَيْئاً مِنْ دُنياهُمْ لإِصلاحِ آخِرَتِهِم إلاّ عَوَّضَهُمُ اللهُ سُبْحانَهُ خَيْراً مِنْهُ
54- Ahiretini düzeltmek için dünyadan yana bir şey terk edene Allah ondan daha hayırlısını nasip eder. /10830

ـ ارْغَبُوا فيما وَعَدَ اللهُ المُتَّقينَ، فإنّ أصْدَقَ الوَعْدِ ميعادُهُ
55- Allah’ın takvalılar için söz verdiği şeylere rağbet edin. Doğrusu en samimi vaat, onun vaadidir. /2514

ـ إنَّ غَداً مِنَ اليَوْمِ قَريبٌ، يَذْهَبُ اليَومُ بِما فيهِ، ويَأتي الْغَدُ لاحِقاً بِهِ
56- Yarın, bugüne çok yakındır. Bugün, içindekilerle birlikte gidecek, ama yarın bugünün ardından gelecektir. /3503

ـ إنَّ الغايَةَ أمامَكُمْ، وَإنَّ السَّاعَةَ وَرائَكُمْ تَحْدُوكُمْ
57- Hedef, önünüzdedir. Kıyamet ise arkanızdan sizi itmektedir. /3508

ـ إنّ لَكُمْ نِهايَةً فَانْتَهُوا إلى نِهايَتِكُمْ، وَإنّ لَكُمْ عَلَماً فانْتَهُوا بِعَلَمِكُمْ
58- Sizin, er ya da geç ulaşacağınız bir hedefiniz var; ona doğru ilerleyin. Önünüzde ise bir kılavuz [Ehl-i Beyt (a.s)] var; o halde kılavuzunuzu izleyin. /3509

ـ إنَّ المَرْءَ قَدْ يَسُرُّهُ دَرَكُ ما لَمْ يَكُنْ لِيَفُوتَهُ، وَيَسُوءُهُ فَوْتُ ما لَمْ يَكُنْ لِيُدْرِكَهُ، فَلْيَكُنْ سُرُورُكَ بِما نِلْتَ مِنْ آخِرَتِكَ، وَلْيَكُنْ أسَفُكَ على ما فاتَكَ مِنْها، وَلْيَكُنْ هَمُّكَ لِما بَعْدَ المَوْتِ
59- İnsan bazen kavuşmaması gereken şeye kavuşur, sevinir; bazen de ulaşmaması gereken şeyi kaybeder, üzülür. Sevincin, ahiretinden kavuştuğun şeyler için; üzüntün, ahiretten kaybettiğin şeyler için; çabaların da ölümden sonrası için olsun. /3586

ـ اجْعَلْ هَمَّكَ لآخِرَتِكَ، وَحُزْنَكَ على نَفْسِكَ، فَكَمْ مِنْ حَزينٍ وَفَدَ بِهِ حُزْنُهُ على سُرُورِ الأبَدِ، وَكَمْ مِنْ مَهْمُومٍ أدْرَكَ أمَلَهُ
60- Çabalarını ahiretin için kıl, nefsinden dolayı da hüzünlen. Nice insanın hüznü, onu sonsuz sevince götürür; nice kederli ise arzusuna ulaşır. /2453

ـ اسْتَعِدُّوا لِيَومٍ تَشْخَصُ فيهِ الأبْصارُ وَتتَدَلَّهُ لِهَولِهِ العُقُولُ وَتَتَبَلَّدُ البَصائِرُ
61- Gözlerin fal taşı gibi açılacağı, akılların dehşete düşeceği ve bakışların değişeceği o güne hazırlanın. /2573

ـ احْذَرُوا يَوْماً تُفْحَصُ فيهِ الأعْمالُ، وتَكْثُرُ فيهِ الزِّلْزالُ، وَتَشيبُ فيهِ الأطْفالُ
62- Amellerin araştırılacağı, titremelerin artacağı ve çocukların yaşlanacağı o günden çekinin. /2629

إيَّاكَ أن تَخْدَعَ عَنْ دارِ القَرارِ، وَمَحَلِّ الطَّيِّبينَ الأخْيارِ، والأولياءِ الأبْرارِ الَّتي نَطَقَ القُرآنُ بِوَصْفِها، وأثنى على أهْلِها، وَدَلَّكَ اللهُ سُبْحانَهُ عَلَيْها وَدَعاكَ إلَيها
63- Kalıcı yerden, seçkin insanların ve pak velilerin mekânından sakın gafil olma. Allah orayı Kurân’da anlatmış, içindekileri övmüş, sana oranın yolunu göstermiş ve seni oraya davet etmiştir. /2734

ـ ألا مُتَزَوِّدٌ لآخِرَتِهِ قَبْلَ اُزُوفِ رِحْلَتِهِ
64- Dünyadan yola çıkmadan önce ahireti için yol azığı hazırlayan yok mu? /2755

ـ اَلآخِرَةُ دارُ مُسْتَقَرِّكُمْ، فَجَهِّزُوا إليهما ما يَبْقى لَكُمْ
65- Ahiret sizin kalıcı yurdunuzdur. Öyleyse orada sizin için kalıcı olabilecek şeyler hazırlayın. /2050

ـ إجْعَلْ هَمَّكَ وَجِدَّكَ لآخِرَتِكَ
66- Tüm çaba ve gayretini ahiret için sarf et. /2288

ـ اجْعَلْ هَمَّكَ لِمَعادِكَ تَصْلَحْ
67- Çabanı ahiretin için sarf et ki ıslah olasın. /2308

ـ اسْتَفْرغْ جَهْدَكَ لِمَعادِكَ تُصْلِحْ مَثْواكَ، ولا تَبِعْ آخِرَتَكَ بِدُنياكَ
68- Ahiret yurdunu düzenlemek için bütün gayretini kıyamete harca ve sakın ahiretini dünyaya satma. /2411

ـ اجعَلْ جِدَّكَ لإعدادِ الجَوابِ لِيَومِ المَسْئَلَةِ (المُسائَلَة) والحِساب
69- Sorgu ve hesap gününe cevap yetiştirmek için çalış. /2436

ـ أوْفَرُ النَّاسِ حَظَّاً مِنَ الآخِرَةِ أقَلُّهُمْ حَظّاً مِنَ الدُّنيا
70- Ahiretten en çok nasiplenecek olan, dünyasından en az nasiplenendir. /3222

ـ إنّي آمُرُكُمْ بِحُسْنِ الاسْتِعْدادِ وَالإكثارِ مِنَ الزَّادِ لِيَوْمٍ تَقْدِمُونَ على ما تُقَدِّمُونَ، وَتَنْدَمُونَ على ما تُخَلِّفُونَ، وَتُجْزَوْنَ بِمَا كُنْتُمْ تُسَلِّفُونَ.
71- Ben, size iyi hazırlanmayı, gönderdiklerinizin size ulaşacağı, arkanızda bıraktıklarınıza pişman olacağınız ve yaptıklarınızın karşılığını göreceğiniz o gün için çok azık toplamanızı emrediyorum. /3784

ـ إذا أعرَضْتَ عَنْ دارِ الفَنَاءِ، وَتَوَلَّهْتَ بِدَارِ البَقاءِ، فَقَدْ فازَ قِدْحُكَ، وَفُِتحَتْ لَكَ أبْوابُ النَّجاحِ، وَظَفِرْتَ بِالفَلاحِ
72- Geçici evden yüz çevirip kalıcı eve yönelirsen hedefi bulmuş, kurtuluş kapıları yüzüne açılmış ve esenliğe ulaşmış olursun. /4140

ـ ثَوابُ الآخِرَةِ يُنْسي مَشَقَّةَ الدُّنيا
73- Ahiretin sevabı, dünyanın meşakkatini unutturur. /4692

ـ خُذْ مِمَّا لا يَبْقى لَكَ وَلا تَبْقى لَهُ لِما لا تُفارِقُهُ وَلا يُفارِقُكَ

74- Sana kalmayacak ve senin de ona kalmayacağın yerden (dünya) senin ondan, onun da senden ayrılmayacağı yer (ahiret) için bir şeyler al. /5094

ـ خُذْ مِنْ صالِحِ العَمَلِ، وَخالِلْ خَيْرَ خَليلٍ، فإنَّ لِلْمَرءِ ما اكْتَسَبَ، وَهُوَ في الآخِرَةِ مَعَ مَنْ أحَبَّ
75- Salih amel işle ve iyi dost edin. Zira insan, kazandığının sahibidir ve ahirette sevdiğiyle beraber olur. /5096

AHİRET- Gureru’l-Hikem 2

26 Nisan 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

ـ مَنْ عَمَرَ دارَ إقامَتِهِ فَهُوَ العاقِلُ
26- Asıl akıllı, kalıcı evini âbat edendir. /8298

ـ مَنْ أيْقَنَ بِالآخِرَةِ أعْرَضَ عَنِ الدُّنيا
27- Ahirete yakîn eden dünyaya sırt çevirir. /8421

ـ مَنْ أصْلَحَ المَعادَ ظَفِرَ بِالسَّدادِ
28- Ahiretini ıslah eden zafere ulaşır. /8368

ـ مَنْ أيْقَنَ بِالآخِرَةِ لَمْ يَحْرِصْ عَلَى الدُّنيا
29- Ahirete yakîn eden dünyaya düşkün olmaz. /8256

ـ مَنْ حَرَصَ عَلَى الآخِرَةِ مَلَكَ
30- Ahireti arzulayan ona sahip olur. /8441

ـ لِكُلِّ شَيْءٍ مِنَ الآخِرَةِ خُلُودٌ وَبَقاءٌ
31- Ahiretin her şeyinde sonsuzluk ve bekâ vardır. /7298

ـ لَيْسَ عَنِ الآخِرَةِ عِوَضٌ، وَلَيْسَتِ الدُّنْيا لِلنَّفْسِ بِثَمَنٍ
32- Ahiretin bedeli asla yoktur; dünya ise asla canınızın bedeli değildir. /7502

ـ لَيْس بِمُؤْمِنٍ مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِإصْلاحِ مَعادِهِ
33- Ahiretini düzeltmeyi önemsemeyen mümin değildir. /7531

ـ مَنْ رَغِبَ في نَعيمِ الآخِرَةِ قَنِعَ بِيَسيرِ الدُّنيا
34- Ahiret nimetlerini arzulayan dünyanın azına kanaat eder. /8507

ـ مَنْ أخْسَرُ مِمَّنْ تَعَوَّضَ عَنِ الآخِرَةِ بِالدُنيا؟

35- Ahiretini dünyasıyla değişenden sana daha zararlı kim olabilir ki? /8509

ـ مَنْ جَعَلَ كُلَّ هَمِّهِ لآِخِرَتِهِ ظَفِرَ بالمأمُولِ
36- Bütün hedefi ahiret olan kimse arzusuna kavuşur. /8512

ـ مَنْ سَعى لِدارِ إقامَتِهِ خَلُصَ عَمَلُهُ وَكَثُرَ وَجَلُهُ
37- Kalıcı evi için çalışanın ameli ihlaslı olur; (Allah) korkusu artar. /8599

ـ مَنْ أيْقَنَ بِالآخِرَةِ سَلا عَنِ الدُّنيا
38- Ahirete yakîn eden dünyadan yüz çevirir. /8665

ـ مَنْ أكْثَرَ مِنْ ذِكْرِ الآخِرَةِ قَلَّتْ مَعْصِيَتُهُ
39- Ahireti çokça yâd edenin günahı az olur. /8769

ـ مَنْ أصْلَحَ أمْرَ آخِرَتهِ، أصْلَحَ اللهُ لَهُ أمْرَ دُنياهُ
40- Kim ahiretini düzeltirse, Allah da onun dünyevî işlerini düzeltir. /8857

ـ مَنْ كانَتِ الآخِرَةُ هِمَّتَهُ بَلَغَ مِنَ الخَيْرِ غايَةَ اُمْنيَّتِهِ
41- Tüm gayreti ahiret olan kimse arzuladığı hayırların doruğuna ulaşır. /8902

ـ مَنْ لَمْ يَعْمَلْ لِلآخِرَةِ لَمْ يَنَلْ أمَلَهُ
42- Ahiret için çalışmayan arzusuna ulaşmaz. /8994

ـ مَنْ كانَ فيهِ ثَلاثٌ سَلِمَتْ لَهُ الدُّنيا والآخِرَةُ: يَأمُرُ بالمَعْرُوفِ وَيَأتَمِرُ بِهِ، وَيَنْهى عَنِ المُنْكَرِ وَيَنْتَهي عَنْهُ، وَيُحافِظُ على حُدُودِ اللهِ جَلَّ وَعلا
43- Kimde şu üç özellik varsa, ahireti de dünyası da güvende olur: İyiliği emretmek ve kendi onu kabullenmek, kötülükten sakındırmak ve kendi de sakınmak, Allah”ın koyduğu kanunları gözetmek. /9076

ـ ما أخْسَرَ مَنْ لَيْسَ لَهُ في الآخِرَةِ نَصِيبٌ
44- Ahiretten nasibi olmayan nasıl da ziyandadır! /9625

ـ مِرارَةُ الدُّنيا حَلاوَةُ الآخِرَةِ
45- Dünyanın acısı ahiretin lezzetidir. /9793

ـ مَا المَغْرُورُ الّذي ظَفِرَ مِنَ الدُّنيا بأدنى سُهْمَتِهِ (بِأعْلى هِمَّتِهِ) كالآخَرِ الَّذي ظَفِرَ مِنَ الآخِرَةِ بأعْلى هِمَّتِهِ (بأدنى سُهمَتِهِ)
46- Bütün çabalarıyla dünyadan az bir nasip alarak buna kanan kimseyle bütün çabalarıyla ahirette zafere ulaşan kimse asla bir olmaz. /9686

ـ نالَ المُنى مَنْ عَمِلَ لِدارِ البَقاءِ
47- Ahireti için çalışan arzusuna kavuşur. /9951

ـ لا تبيعُوا الآخرَةَ بالدُّنيا، وَلا تَسْتَبْدِلُوا الفَناءَ بِالبَقاءِ
48- Ahiretinizi dünyaya satmayın, kalıcıyı geçiciye değişmeyin. /10335

ـ لا يَشْغَلَنَّكَ عَنِ العَمَلِ لِلآخِرَةِ شُغلٌ فإنَّ المُدَّةَ قَصيرَةٌ
49- Hiçbir şey seni ahiret için çalışmaktan alıkoymasın. Doğrusu süre, pek kısadır. /10286

ـ لا تَجْتَمِعُ الآخِرَةُ وَالدُّنيا
50- Ahiret ile dünya asla bir arada olmaz. /10575

AHİRET- Gureru’l-Hikem 1

26 Nisan 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

ـ الآخِرةُ فَوزُ السُّعَداءِ

1- Ahiret, iyi insanların kurtuluşudur. /695

ـ اِشتِغالُكَ بإصْلاحِ مَعادِكَ يُنْجيكَ مِنْ عَذابِ النَّارِ

2- Ahiretini ıslah etmeye çalışman seni ateşin azabından kurtarır. /1484

ـ الرَّابحُ مَنْ باعَ العَاجِلَةَ بِالآجِلَةِ

3- Asıl kazanç sahibi, dünyasını ahiretine satandır. 1488

اَلمالُ والْبَنُونَ زينَةُ الحَياةِ الدُّنيا، والعَمَلُ الصَّالِحُ حَرْثُ الآخِرَةِ،

4- Mal ve evlat, dünya hayatının ziyneti; salih amel ise, ahiretin tarlasıdır. /1841

أحْوالُ الدُّنيا تَتْبَعُ الاتِّفاقَ وأحْوالُ الآخرةِ تَتْبَعُ الاِسْتِحْقاقَ.

5- Dünya hâli tesadüflere tâbidir; ahiretteki güzelliklere ise hak etmekle ulaşılır. /2036

إنّ أمامَكَ عَقَبَةً كَؤُوداً، اَلمُخِفُّ فيها أحْسَنُ حالاً مِنَ المُثْقِلِ، والمُبْطِئُ عَلَيها أقْبَحُ أمْراً مِنَ المُسْرعِ، إنّ مَهْبِطَها بِكَ لا مُحالَةَ على جَنَّةٍ أو نارٍ

6- Şüphesiz, önünde çok zor bir engel var. Yükü hafif olanın durumu, ağır olandan daha iyidir. Oraya doğru yavaş hareket edenlerin durumu, hızlı gidenlerden daha kötüdür. Er ya da geç (bu hal) seni ya cennete götürecek ya da ateşe atacaktır. /3588

إنَّ الغايَةَ القيامَةُ، وَكَفى بِذلِكَ واعِظاً لِمَنْ عَقَلَ، ومُعْتَبَراً لِمَنْ جَهِلَ، وَبَعدَ ذلك ما تَعْلَمُونَ مِنْ هَوْلِ الْمُطَّلَعِ، وَرَوْعاتِ الفَزَعِ، وَاسْتِكاكِ الأسماعِ، وَاخْتِلافِ الأضلاعِ، وَضيقِ الأرماسِ، وَشِدَّةِ الأبلاسِ

7- Doğrusu son hedef, kıyamettir. Öğüt için akıl sahibine, ibret için cahile bu (haber) yeter. Sonra da bildiğiniz şeyler olacak: Çeşitli korku sahneleri, kulakların sağırlığı, kaburga kemiklerinin ıstırabı, kabrin darlığı ve şiddetli hüzün. /3630

ـ إنْ رَغِبْتُم في الفَوزِ وَكَرامَةِ الآخِرَةِ فَخُذُوا في الفَناءِ لِلْبَقاءِ

8- Eğer ahiretin esenliğini ve ikramını diliyorsanız, geçici dünyadan kalıcı âlem için yararlanın. /3746

إنَّكَ في سَبيلِ مَنْ كانَ قَبْلَكَ، فَاجْعَلْ جِدَّكَ لآِخِرَتِكَ، ولا تَكْتَرِثْ بِعَمَلِ الدُّنيا

9- Sen, kendinden öncekilerin yolunu tutmuş gidiyorsun. Artık ahiretin için çaba harca ve dünya işlerini önemseme. /3786

إنّكَ مَخْلُوقٌ لِلآخِرَةِ فَاعْمَل لَها

10- Sen, ahiret için yaratıldın. O halde ahiretin için çalış. /3810

ـ إنّكَ إنْ عَمِلْتَ لِلآخِرَةِ فازَ قِدْحُكَ

11- Eğer ahiret için çalışırsan, okun hedefini bulur. /3816

إنَّكمْ إلَى الآخِرَةِ صائِرُونَ وَعَلَى اللهِ مَعْرُوضُونَ

12- Şüphesiz, ahirete doğru ilerliyorsunuz ve Allah”ın huzuruna çıkacaksınız. /3821

حَلاوَةُ الآخِرَةِ تُذهِبُ مَضاضَةَ شَقاءِ الدُّنيا

13- Ahiretin lezzeti dünyanın acılarını unutturur. /4880

حَصِّلُوا الآخِرَةَ بِتَركِ الدُّنيا، ولا تُحَصِّلُوا بِتَركِ الدِّينِ الدُّنيا

14- Ahireti, dünyayı terk ederek elde edin; dini terk ederek dünyayı elde etmeye çalışmayın. /4916

الآخِرَةُ أبَدٌ

15- Ahiret ebedîdir. /4

طُوبى لِمَنْ ذَكَرَ المَعادَ فأحْسَنَ

16- Ahireti yâd edip de iyilikte bulunana ne mutlu! /5980

طالِبُ الآخِرَة يُدْرِكُ مِنْها أمَلَهُ وَيَأتيهِ مِنَ الدُّنيا ما قُدِّرَ لَهُ

17- Ahireti arzulayan oradaki amacına varır; dünyada da ona ne yazıldıysa gelir, ona ulaşır. /6014

عَلَيكَ بِالْجِدِّ والاجتِهادِ في إصْلاحِ المَعادِ

18- Ahiretini düzeltmek için çalış, çaba göster. /6135

ـ عَجِبْتُ لِمَنْ أنْكَرَ النَشأةَ الاُخْرى وَهُوَ يَرَى النَّشأَةَ الاُولى

19- İlk hayatı (dünya) görüp de ikinci hayatı (ahiret) inkâr edene şaşarım. /6250

غايَةُ الآخِرَةِ البَقاءُ

20- Ahiretin amacı, (orada) ebedî kalmaktır. /6353

في الآخِرَةِ حِسابٌ وَلا عَمَلٌ

21- Ahirette sadece hesap vardır; amel yoktur. /6495

كُونُوا مِنْ أبْناءِ الآخِرَةِ وَلا تَكُونُوا مِنْ أبْناءِ الدُّنيا فإنَّ كُلَّ وَلَدٍ سَيَلْحَقُ بِاُمِّهِ يَوْمَ القيامَةِ

22- Ahiretin evladı olun; dünya evladı olmayın. Zira kıyamet günü bütün evlatlar analarına kavuşacaktır. /7194

مَنْ عَمِلَ للْمَعَادِ ظَفِرَ بالسَّدادِ

23- Ahiret için çalışan zafere ulaşır. /8044

مَنْ عَمَرَ آخِرَتَهُ بَلَغَ آمالَهُ

24- Ahiretini âbat eden muradına erer. /8348

مَنِ ابْتَاعَ آخِرَتَهُ بِدُنْياهُ رَبِحَهُما

25- Kim dünyasını satarak karşılığında ahiretini alırsa, her ikisini de kazanır. /8236

Gazze Yardım Bekliyor

26 Nisan 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

Bombalar altındaki Gazze yardım bekliyor

İsrail ordusu, 27 Aralık sabahtan itibaren Gazze’de stratejik noktaları, hükümet binalarını ve sivil yerleşim yerlerini karadan, denizden ve havadan bombalamaktadır. Saldırılarda birçok sivil yerleşim birimi ile birlikte, camiler, okullar, kuyular ve Gazze’nin hayat damarlarının tümü yerle bir edilmiştir. Onlarca kardeşimizin şehit olduğu saldırılarda, yaralıların çokluğu sebebiyle hastanelerde yığılma olmuş ve büyük bir ilaç ve doktor sıkıntısı ortaya çıkmıştır.
2 yıldır insanlık dışı ambargo, kuşatma ve yoksullaştırma ile kitlesel cezalandırmaya tabi tuttukları Gazze’de son saldırı ile birlikte insanların tüm yaşam ümitleri yok edilmek istenmektedir. Gazze açlık, ilaçsızlık, yakıt sıkıntısı ve tüm yoksun bırakma çabalarına rağmen direncini, onurunu ve hükümetini sahiplenmekten geri durmamıştır.
Bizler İsrail’i ve aldıkları rol oranında tüm yandaşlarını bu katliam sebebiyle kınamaktan öte yapılabilecek işler olduğuna inanıyoruz. Bu amaçla geniş bir yardım kampanyası başlatmış bulunuyoruz. Bizim kutsallarımızın korunması için verdikleri mücadelede Filistin halkının yalnız olmadığını ispatlamak üzere tüm kişi ve kurumlarımızı desteğe davet ediyoruz.

İSLAMDİNİ.BİZ OLARAK

İSRAİL’İN FİLİSTİNLİ KARDEŞLERİMİZE YAPMIŞ OLDUĞU VAHŞETİ TÜM YÜREĞİMİZLE LANETLİYORUZ.

DUALARIMIZ FİLİSTİNLİ KARDEŞLERİMİZ İÇİNDİR.

ŞEHİTLERİMİZE ALLAH’TAN RAHMET DİLİYORUZ.

İSLAM’DA YASAK

25 Nisan 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

Muhammed Ekrem Çaylar

Allahu Tealâ’nın kullarına son derece merhametli ve şefkatli olduğunu biliyoruz.
Hz. Peygamber A.S.’ın ifadeleriyle, “bir annenin kucağındaki bebeğine şefkatinden daha şefkatli.”
Böyleyken niçin kurallar koyuyor?
O kurallar bütünü içindeki yasaklarla insanları neden kısıtlıyor?
Yasakların amacı ne olabilir?
“Yasak” her ne kadar olumsuz bir kavram ise de, dinimizdeki yasaklar olumlu sonuçlar elde etmek için konulmuştur.
Yasak olumsuz bir kavramdır dedik, çünkü ilk bakışta bütün yasaklar
hürriyet ve özgürlükleri kısıtlayan, insanoğlunun faaliyetlerini daraltan unsurlar gibi gözükür.
Zihnimizde uyandırdığı bu ilk çağrışımlara rağmen biliyoruz ki, yasaklar bir taraftandan da büyük felaketlerin, feci akibetlerin önlerine çekilen setler gibidir.
Bu nedenle hem eğitimde, hem de her türlü mevzuat ve yasal düzenlemelerde mutlaka yasaklar vardır.

Toplum ve kültürlere göre bu yasakların türü ve sınırları değişse de, neticede mutlaka vardır.
Yani yasaksız bir dünya hayali sadece bir ütopyadır.
İslâm’ın koyduğu yasaklara gelince; insanoğlu bu ilâhî engeller sayesinde
aslî yaradılış gayesinden uzaklaşmaz, tehlikeli ve sonu olmayan çıkmazlara düşmekten kurtulur.
Böylece hem dünya hayatı hem de ebedi hayatı bir huzur ve mutluluk iklimine dönüşür.
Dinimiz fert ve toplumu muhafaza edebilmek, huzur ve mutluluğa ulaştırabilmek için beş ana unsuru korumayı prensip edinmiştir.
Dinimizde yasak olarak sunulan her şeyin bu beş unsuru koruma amacı ile muhakkak ilgisi bulunur.

Bu beş unsur:
1- Din,
2- Can,
3- Akıl,
4- Nesil,
5- Maldır.
Bu beş unsuru korumak için konulan yasakları örnekleyelim.

Dini muhafaza için konulan yasaklar:
Hz. Muhammed A.S.’ın peygamber olmasından sonra Allah katında geçerli tek din “İslâm”dır.
Allah’ın dininin öğrettiği ve insanı sorumlu tuttuğu arı-duru imanı yok edecek veya bozacak durumlar yasaklanmıştır.
Bunlar küfür, şirk ve nifak’tır.

Küfür: Allahın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed A.S.’ın Allah katından getirdiği kesin olarak bilinen şeyleri inkâr etmektir.
Kur’an-ı Kerim’de ve Hz. Peygamber A.S.’ın sahih sünnetinde bildirilen iman esaslarından sadece birini bile reddetmek, inanmamak küfürdür.

Başlangıçtan bugüne İslâm alimleri bu iman esaslarının neler olduğunu ayrıntılı olarak izah etmişlerdir.
Bu konuyu izah eden kitaplara akaid kitapları denir.

Şirk: Rab olarak Allah’ı tanıdığı halde, O’na ibadet ve taatte ortak koşma durumudur.
Bu da hıristiyanlardaki üç baba-oğul-kutsal ruh inancı veya müşriklerdeki putçuluk şekillerinde olabildiği gibi, kimi zaman insanları ilâh gibi görerek Allah’a ortak koşma şeklinde de olabilir.
Şirk konusu da akaid kitaplarında detaylı olarak anlatılır.

Nifak: İnanmadığı halde maddi çıkar veya prestij kazanma gibi çeşitli sebeplerle inanmış gibi görünme durumudur. Böyle insanlara münafık denir.
Münafık, imansızların yanında onlardanmış gibi, müminlerin yanında ise inanıyormuş gibi davranarak her iki tarafta birden gözükmeye çalışır. Müslümanları sevmez, onları aldatmaya, aralarını bozmaya ve inançlarını sarsmaya çalışır.
Bu üç durum bir müslümanın dinine kastedecek en tehlikeli hallerdir ve Allah tarafından yasaklanmıştır.
Her mümin bunlardan uzak durmaya çalışmalı ve dinini muhafaza etmelidir.

Canı muhafaza için konulan yasaklar:
İslâm, insanın yaşam hakkına ve can emniyetinin korunmasına büyük önem verir.
Bunun için cana zarar verebilecek her durum yasaklanmıştır.
Bu nedenle fıkıh kitaplarında izah edilen haram veya mekruhların önemli bir bölümü insan sağlığını korumaya yöneliktir.
Dinimizde can kutsaldır. Ona kıymak en büyük cinayettir. Kıyamet gününde en önce görülecek davalar öldürmekle ilgili olanlardır. Dinimiz savaş sırasında dahi çocuk ve kadınların öldürülmelerini yasaklamış, öldürmeyi ancak saldırganları bertaraf etmek
veya şerlerinden kurtulmak için ancak savaş sırasında meşru kılmıştır.
Ayrıca sadece insanı değil, zarar vermeyen hayvanları öldürmek, canlı bir varlığı hedef yaparak atış yapmak dahi yasaktır. Müslüman boş yere hiçbir cana kıyamaz.
Aklı muhafaza için yasaklananlar:
İnsanı insan yapan unsurların en önemlilerinden biri akıldır. Akıl, Allah’ın insana verdiği kutsal bir cevherdir. Aklın sağlam ve sağlıklı olabilmesi için ona bozukluk ve zarar veren maddelerden korunması gerekir. Bu nedenle dinimiz, aklı düşünmekten, tedbir almaktan, doğru hareketten alıkoyan içkiyi yasaklamıştır.
Aynı şekilde geçici bir süreyle bile olsa aklın kontrolünü yok eden veya zayıflatan bütün uyuşturucu ve benzeri maddeleri de haram kılmıştır.
Nesli muhafaza için konulan yasaklar:
Nesil insanoğlunun devamlılığı için esas, her yeni nesil bir öncekinin vekilidir.
İslâm toplumunu devam ettirecek, Rabbi’ne ibadet ve taat edecek ahlâk ve irfan sahibi genç nesiller yetiştirilmesi esastır.
Bunun için dinimiz evliliği ve aile kurmayı teşvik etmiş; yaygınlaştığında aile kurumunu çürüten ve yok eden zinayı ise yasaklamıştır.
Zina, nesillerin aidiyetlerinin yok olmasına, ailelerin dağılmasına, akrabalık bağlarının kopmasına ve toplum ahlakının yok olmasına sebep olmakta, böylece toplum yapısının bozulması sonucunu doğurmaktadır.
Bu büyük etkisinden dolayı zinaya götüren ortam ve yollar da yasaktır.
Malı muhafaza için yasaklar:
Mal, insan hayatının devamını ve kalitesini etkileyen çok önemli bir unsurdur. Onsuz hayatı düşünmek neredeyse mümkün değildir. Bunun için dinimiz malı ve mülkiyet edinmeyi bozan unsurların önünü kesmeyi hedefler. Haksız kazanç yolları yasaktır.
Kumar, faiz, rüşvet, karaborsa, hırsızlık ve gaspın her türlüsü reddedilmiştir.
Kısaca açıkladığımız: dini, canı, aklı, nesli ve malı koruma prensipleri İslâm toplumunun direklerini oluşturur.
Dinimizin koyduğu bütün yasakların ve dolayısıyla günah kavramının, bu beş prensiple mutlaka bir ilgisi vardır.

Şunu rahatça söyleyebiliriz:
Allah’ın koyduğu bütün yasakların faydası ve menfaati mutlaka insana yöneliktir; mutlaka kulun yararınadır.
Yasaklar hayatı kısıtlamak için değil, yaşanılır kılmak içindir.
Hedefi insanın mutsuzluğu değil, mutluluğudur.
Bir hadis-i kudsîde Rabbimiz şöyle buyurur.

“Ey kullarım! Sizin hepinizin kalbi, içinizdeki en takva sahibi olanınızın kalbi gibi olsa, bu benim mülkümü arttırmaz.
Ey kullarım! Sizin hepinizin kalbi içinizdeki isyankâr olanınızın kalbi gibi olsa, bu da benim mülkünden bir şey eksiltmez.
Ey kullarım! Bütün bu yaptıklarınız sizin amellerinizdir. Ben onları sizin için saymaktayım. Sonra yaptıklarınızın karşılığını size tam olarak vereceğim. Kim benim katımda bir iyilik bulursa hamd etsin. Kim de iyilikten başkasını bulursa, ancak kendini ötülesin.”(Müslim, Tirmizî)

Bizler bu dünyaya imtihan için geldik. Hepimizi ve her yaptığımızı gören ve işiten bir Rabbimiz var.
Bizim imanımızın, müslümanlığımızın, O’nun emirlerine boyun eğişimizin ve yasaklarından kaçınmamızın O’na kazandıracağı hiçbir şey yok.
Bütün ibadetler, bütün emredilenler ve bütün yasaklar hep bizim iyilik ve menfaatimiz için.

Bu yasaklamalar iki büyük kâra yönelik:
Biri dünya, diğeri ahiret hayatı.
Dünyadaki kâr, huzur ve saadetle geçecek bir hayat …

İslâm Dîni Nedir?

25 Nisan 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

İslâm dîni, Allah’ın, son peygamberi Hz. Muhammed (asm) vasıtasıyla bütün insanlara gönderdiği en son ve en mükemmel dindir. İslâm’ın gelmesiyle, diğer dinlerin hükmü sona ermiştir.
İslâm dînini kabul eden kimseye Müslüman denir.
İslâm’ın en son ve Allah katında yegâne mûteber din olduğu, Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde belirtilir:
“Bugün sizin dîninizi sizin için kemâle erdirdim. Sizin üzerinizdeki nîmetimi (lütuflarımı) tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim (yalnız İslâm’dan razı ve ondan hoşnûd oldum)”.(el-Mâide, 3).
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan [seçtiği dîni] kabûl edilmiyecektir ve o, âhirette hüsrâna [büyük zarara] uğrayanlardan [olacak]tır. “Allah katında yegâne [hak] din İslâmdır.”
(Âl-i İmrân, 19).
İslâm’ın Dışındaki Dinlerin Geçerliliği Neden Kalkmıştır?
Tarihin çeşitli devirlerinde insanlara ayrı ayrı peygamberler ve dinler yollayan Allah Teâlâ, son din olarak onlara İslâm’ı ve son Peygamber olarak da Hz. Muhammed’i (asm) göndermiştir.
İslâm’ın gelmesiyle Yahudîlik ve Hıristiyanlık gibi eski dinlerin hükmü sona ermiştir. Bu, tıpkı, yeni bir kanun çıkınca, eski kanunun hükmünün yürürlükten kalkması gibidir. Allah’ın son dîni ve İlâhî Kanunu İslâm gelince, eski dinlerin ve ilâhî kanunların geçerliliği son bulmuştur.
İslâm dışında kalan dinlerin yürürlükten kalkmasını gerektiren başlıca sebepleri şunlardır:

1 – Her şeyden evvel, eski dinler, yalnızca belli bir zamana ve belli bir muhîtin insanlarına hitab ediyorlardı. İslâm ise, topyekûn bütün insanlığa seslenmektedir.Dâveti umumî ve mesajı cihanşümuldür.
2 – Eski dinler, sadece kendi zamanlarının insanlarını muhâtab almışlardı. O zamanın insanlarının seciyeleri kaba ve mizaçları vahşete yakındı. İlimde, medeniyette, fikir ve anlayışta geri idiler. Ulaşım ve haberleşme imkânları, ibtidai bir haldeydi. Her bölgenin kültürü, inancı, örf ve âdetleri farklı farklıydı. Karşılıklı fikir ve kültür alışverişi de oldukça zayıftı. Bu yüzden, her muhîte ayrı ayrı peygamberler gelmesi, başka başka dinler gönderilmesi zarureti vardı. Zaman geçip insanlık ilim, fikir, kültür ve medeniyet yönünden büyük gelişmeler kaydedince, eski mahallî dinler artık insanların ihtiyaçlarına cevap veremez hale geldiler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da insanlara en son din olan İslâmiyeti gönderdi.
İslâm dîni, 1400 yıl evvelki dünyanın insanından,bugünün ve yarının modern insanına kadar gelip geçen bütün insanlığa hitab edebilme özelliğinde olan bir dindir. Bu bakımdan, kıyamete kadar hükmü bâki ve geçerlidir.
3 – Eski dinlerin, zamanla, içlerine hurâfeler,bâtıl inançlar karışmıştır. Allah’ın birliğine îman esası, yani tevhid inancı kaybolmuştur. İslâm ise, hâlâ ilk günkü tazelik ve saflığı ile,bozulmadan durmaktadır. Netice olarak diyebiliriz ki: İslâm’ın dışında kalan dinler, geceleyin bir sokağı aydınlatan bir fener ve sokak lâmbası gibidir. İslâm ise, bütün dünyayı aydınlatan güneş hükmündedir. Güneş doğduktan sonra, artık sokak fenerine hiç ihtiyaç kalır mı?

İslâm Dininin Özellikleri Nelerdir?

İslâm dinini, sâir dinlerden ayıran belli başlı özellikleri şunlardır:
1 – İslâmiyet, her asra ve her insana hitab eder, getirdiği esaslar insanlığın bütün ihtiyaçlarına cevab verir. İslâm’ın bu cihanşümûl özelliğine Kur’an’da şu şekilde işaret olunur:
“Ey Muhammed!(sav) Biz seni BÜTÜN İNSANLARA yalnızca müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik.” (Sebe’, 28).
“Ey Muhammed!(sav) De ki: ‘Ey insanlar, ben Allah’ın HEPİNİZ İÇİN GÖNDERDİĞİ Peygamberiyim’.” (el-A’raf, 158).
2 – İslâmiyet kolaylıklar dînidir. İslâm’da insanlara yapamayacakları veya yaparken zorluk çekecekleri işler yüklenmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de İslâm’ın kolaylık prensipleri şu şekilde ifade edilir:
“Allah, insanı ancak gücünün yeteceği işle mükellef tutar…”(el-Bakara, 285)
“Rabbimiz, bize gücümüzün yetmiyeceği şeyi taşıtma…”(el-Bakara, 285).
“Allah, sizin için kolaylık göstermek diler, zorluk çıkarmak istemez…”(el-Bakara, 185).

Kur’an’da İslâm’ın kolaylıklar dîni olduğu bu şekilde açıklanırken Peygamberimiz de,(sav) bu hususta hadîs-i şeriflerinde şu prensipleri vaz’etmişlerdir:

“Ben ancak âlemlere rahmet olarak gönderildim. Azâb için, zorluk vermek için gönderilmedim…
“Allah Teâlâ, beni sıkıntı ve zahmet verici ve bunu arzu edici olarak göndermedi. Fakat Allah beni, muallim (öğretici, bildirici) ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi…
“Dininizin en hayırlısı, en kolay olanıdır. Muhakkak ki din bir kolaylıktır…
“Ben size neyi yasak ettiysem, ondan çekinin; size neyi emretti isem, ondan gücünüzün yettiği kadarını yapın.
Sizden evvelki ümmetleri ancak mes’elelerinin ve Peygamberlerine karşı ihtilâflarının çokluğu helâk etmiştir.
“Amelden gücünüzün yettiği kadarını yapın.
Siz ibâdetten bezmedikçe, Allah da sevab vermekten bıkmaz.
“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz.

Hz. Âişe Validemiz, Resûlüllah Efendimizin bu hususla ilgili tatibkatını şu şekilde beyan etmişlerdir:
“Resûlüllah (asm) iki şey arasında dilediğini tercihte serbest bırakıldı mı, günah olmadığı müddetçe muhakkak onlardan en kolayını alırdı.Eğer iş günahsa ondan halkın en uzak bulunanı Resûlüllah olurdu.

Bütün bu hadîs-i şerifler, İslâm dîninin ne derece uygulanması kolay hükümler ihtiva ettiğini göstermektedir. Cihanşümûl ve kıyâmete kadar pâyidar oluşunda,bu kolaylık anlayışının büyük yeri vardır. İslamiyet insanların dış görünüşten ziyade insanın iç görünüşüne bakmıştır. İslâmiyet, ruh ile madde, dünya ile âhiret arasında tam bir denge kurmuştur.
Yahudîlik beden zevklerini ve maddî faydaları ön plânda tutar. Mensuplarını hırsla dünyaya bağlanmağa sevkeder.
Hıristiyanlık ve Hind dinleri ise, sadece ruhu geliştirmeye, vücuda eziyetler çektirerek nefsin arzûlarını zayıflatmaya, dünya hayatını boşlamaya önem verirler.
Buna karşılık İslâmiyet, ruh ile beden, dünya ile âhiret arasında tam bir denge kurmuş; ne bedene, ne de ruha ızdırap çektirmeyi esas almıştır.İkisine de aynı ölçüde değer vermiş; herbirinin ihtiyaçlarını ayrı ayrı karşılamayı kabul etmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de,”Allahım, bize dünyada iyilik, âhirette de iyilik ver” âyeti, İslâm’daki dünya ve âhiret dengesini en iyi şekilde belirtmektedir.
İslâm, ne dünyaya fazla değer vererek âhiretin,ne de âhirete ağırlık vererek dünyanın terkedilmesine izin verir…
Âhiretin dünyada kazanılacağını söyleyerek,”hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi de âhiret için” çalışılmasını ister…
İslâm’da ruhban sınıfı yoktur. Herkes dinini gücü nisbetinde kendi öğrenmek zorundadır. İbâdetleri ifa için, kul ile Yaratıcı arasında aracılık yapacak, günahları affettirecek imtiyazlı bir seçkin sınıfa yer yoktur.
İslâm, bütün mânasıyle ahlâk ve fazîlet dîni olduğu gibi, en yüksek mertebede ilim ve hakikatın koruyucusudur.
İslâm’ın kolaylıklar dini olduğunu gösteren, Asr-ı Saâdet’te cereyan etmiş pek çok vâkıa vardır.
Onlardan bazılarını burada zikredeceğiz.
Enes bin Mâlik Hazretleri anlatmaktadır:
“Nebî (sav) bir gün mescide girdi. İçeri girer girmez de gözüne mescidin iki direği arasına çekilmiş bir ip ilişti.
- Bu ip nedir? diye sordu. Sahâbîler:- Bu, Zeyneb’in ipidir. Zeyneb, nâfile namaz kılarken ayakta durmaktan yorulunca, bu ipe tutunuyor, dediler.
Peygamber (sav):
- Hayır, (İbadette böyle güçlük ihtiyâr olunmaz.) Bu ipi çözünüz. Sizden biriniz zinde ve neş’eli oldukça namazını ayakta kılsın. Yorulunca da hemen otursun. (… Ve namazını oturduğu halde tamamlasın.) buyurdu.
Ebû Mes’ûd el-Ensârî’den:
Resûlüllah’a (sav) biri gelip:
- Yâ Resûlâllah. Filânca bize namaz kıldırırken o kadar uzatıyor ki, nerdeyse namazı terketmeyi
ister hale geliyorum,” dedi.
Peygamber (sav) derhal cemaata hitaben bir konuşma yaptılar. Onu hiçbir hitabesinde o günkü kadar öfkeli görmemiştim.
Buyurdular ki:
- Ey insanlar. Sizler nefret ettiriciler misiniz? Her kim halka namaz kıldırırsa hafif tutsun. Çünkü cemaatın içinde hasta, zayıf, hâcet sahibi olanlar bulunabilir…
Görüldüğü gibi Peygamberimiz hiçbir zaman, insanları dinden uzaklaştıracak, soğutacak, nefret ettirecek davranışlara kızdığı kadar başka hiçbir şeye öfkelenmemiştir.
Mü’minin vazifesi, İslâm’ı insanlara daima güzel göstermek, onları dine ısındırıp sevdirmek, kolaylaştırmak, güçleştirmemektir.
Utbe bin Âmir anlatmaktadır:
“Kız kardeşim (Ümmü Hibban) Beytullah’ı yaya olarak ziyaret etmeyi adamış, fakat sonradan buna güç yetiremiyeceğini hissedince, mes’elenin Resûlüllah Efendimiz’den sorulmasını bana emretmişti.
Ben Hazret-i Resûlüllah’a sorduğumda, cevaben:
- (İptida) yaya yürüsün, (sonra) bineğinin sırtına binip gitsin.. buyurdu…
Hazret-i Enes’den (ra):
“Nebiy-yi Ekrem (sav), iki oğlunun arasında, onlar tarafından taşınarak yürütülen bir ihtiyar kimse gördü.
‘Bunun zoru nedir? Niye bir bineğe binmiyor?’ diye sordu.
Oğulları cevaben:
- Yâ Resûlâllah. Babamız yaya olarak Kâbe’ye gitmeyi nezretmiştir.
Bunun için böyle yürütüyoruz, dediler.
Resûlüllah Efendimiz:
- Şüphesiz ki Allah, bu ihtiyarın nefsini azâblandırmakla yaptığı ibadetten müstağnidir, buyurdu ve ona,bineğine binerek Kâbe’yi ziyarete gitmesini emretti.”
Abdullah bin Mes’ûd’dan:
“Resûlüllah (sav), va’z hususunda, bize bıkkınlık gelmesin diye halimize bakıp ona göre gün ve saat kollardı.”
Câbir bin Abdillah anlatmaktadır:
“Resûlüllah (sav)bir seferde idi. Derken üzeri gölgelendirilmiş olduğu halde yanında insanlar toplanmış bir adam gördü ve ‘Onun nesi var’ diye sordu. ‘Oruçlu bir adam’ dediler.
Resûlüllah (sav) bunun üzerine:
- Seferde oruç tutmak hâlis bir iyilik ve fazilet değildir. Allah’ın sizin lehinize yapmış olduğu ruhsatlardan ayrılmayınız,” buyurdu.
Asr-ı Saâdet’te, adamın biri dağda bulduğu suyu bol, toprağı verimli ıssız bir mağarada kendi başına inzivaya çekilip,cemiyetin kötülüklerinden, fitne ve dedikodularından kurtulmayı düşünür.
Ancak kararını bir de Resûlüllah Efendimiz’e açmak, O’nun bu konudaki görüşünü almak ister.
Huzura gelerek der ki:

- Yâ Resûlâllah, ben bir mağara buldum. İçinde suyu, önünde toprağı var. Orada inzivaya çekilerek kendimi tamamen dünyevî şeylerden tecrid etmeyi; uhrevî işlere, ibadet ve taata vermeyi düşünüyorum. Bu hususta siz ne dersiniz?”
Adamın cemiyet hayatını terkedip, ibadet için mağarada inzivaya çekilme fikrine Allah Resûlü şu ibretli cevabı verir:

- Ben, Yahudilikle, Hristiyanlıkla gönderilmedim. (Yani cemiyetten kaçma fikri onlara aittir.) Ben dosdoğru olan İslâm’la gönderildim. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, mağarada tek başına gündüz akşama kadar nafile ibadetlerle meşgul olmaktansa, cemiyet içinde sabah, yahut akşam, Allah için azıcık yol yürümek, (İslâm’a hizmet için zahmet çekmek) dünyadan ve dünya içindeki herşeyden kat kat hayırlıdır.

Ve sözlerine şunu da ilâve eder:
- Cemaat içinde safta yer almanız da, inzivadaki 60 sene ibadet ve namazdan hayırlıdır…
Cemiyeti terkederek inzivaya çekilmek isteyene, Allah Resûlünün verdiği bu karşılık, din düşmanlarının İslâmiyetin insanları cemiyetten el etek çektirdiği yolundaki menfî propagandalarına
güzel bir cevab teşkil etmektedir.

40 hadis

11 Nisan 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

Kim ümmetime dini işlerine dair kırk hadis hıfz ediverirse, Allah Teâlâ onu alimler zümresinde haşr eder…. Ben de kıyamet gününde ona şahid ve şefaatçi olurum.
İbn-i Abbas (Radıyallâhu Anhümâ) dan: “Sarık sarın ki, hilminiz (yumuşak huyluluğunuz, halim-selimliğiniz, vakarınız, ağır başlılığınız ve sükûnetiniz) artsın. (Mecmeuz zevâid, Libas, Bâbul Amâim: 5/122)
- Hiç biriniz hayvanlar gibi (sevişmeksizin) cinsi münasebette bulunmasın, arada elçi bulunsun.
Soruldu:
Yâ Rasûlallâh sözünü ettiğiniz elçi nedir?
- Aşk fısıltıları ve öpüşmedir.
İslam’da cinsellik Âsım Uysal İhyâ-i ulûmiddin İmam-ı Gazâlî K. nikahı Âdâbü-l Muâşeret 2/64
Sizden hiç biriniz lâyıkıyla iman etmiş olmaz; beni çocuğundan, anasından, babasından ve bütün insanlardan fazla sevmedikçe…
Üç şey münâfığın alâmetidir: Yalan söyler, sözünde durmaz, emânete hıyânet eder.
Beni yerim göğüm almaz ancak mümin kulumun kalbi alır, ben hiç bir mekana sığmam ancak mümin kulumun kalbine sığarım.
Kul nâfilelerle bana durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık o kulumun işiteceği kulağı olurum, göreceği gözü olurum.(kudsi hadis)
Allahü teâlâ refîktir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davranana ihsân eder.
Cehenneme girmesi haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık ve yumuşaklık gösterendir.
Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günâhtır.
Allahü teâlânın, bir kulunu sevmemesi, onun faydasız şeylerle uğraşmasından anlaşılır.
Bir kimsenin çocuğunu terbiye etmesi ve ona edep öğretmesi, her gün bir miktar sadaka vermesinden daha hayırlıdır.
Allahü teâlâ benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine, Ashâbımın sevgisini yerleştirir.
Atalarınıza hürmet ediniz ki, çocuklarınız size hürmet etsin! İffetli olunuz ki, aileleriniz iffetli olsun!
Musîbetlerin en büyüğü, vakti faydasız şeylerle geçirmektir.
Din, güzel ahlâktır.
İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmemiş olur.
Ebû Hüreyre (ra)’den: Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:
Allahû Teâla pâktır. Pâk olandan başkasını kabûl etmez. Allahu Teâla mürsel olan Peygamberlerine neyi emrettiyse mü’minlere de onu emretmiştir.
Peygamberlere: “Ey peygamberler, pâk ve helâl taâmlardan yiyiniz ve sâlih amel işleyiniz”
Mü’minlere: “Ey iman edenler, rızk olarak size verdiğimiz pâk ve helâl şeylerden yiyiniz” buyurdu.
Ondan sonra Resûl-i Ekrem (sav) Hazretleri (sözü döndüre dolaştıra) buyurdu ki;
İnsan (Allah yolunda uzun seferlere katlanır, saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza bulanmış, “Yâ Râb! Yâ Rab!” diyerek ellerini gök yüzüne açar. Halbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duâsı nereden müstecâb olacak?
Ebu Rukayye Temin b. Evs ed-Dâri (ra)’den: Demiştir ki, Nebiyy-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: “Din hemen nasihattir. Din hemen nasihattir. Din hemen nasihattir.” “Yâ Resûlallâh, kimin için nasihat?” diye sorduk. “Allah için, kitâbı için, Resûlü için, Eimme-i müslimin ve âmme-i müslimin için.” buyurdular.
Cabir (Radıyallahu Anh) dan: “(Her insan yaşadığı hâl üzere Ölür) ve her kul Öldüğü hâl Üzere diriltilir.” (Müslim, Cennet:l9, No:2878,4/2206. İbni Hacer-i Heytemî, ez Zevatir, 2/402)
Ibn-i Ömer (r.a)dan rivayet edildiğine göre; Peygamberimiz (s.a.v) Söyle buyurdu:
Allah Teala Cenneti yarattığı zaman ona şöyle buyurdu:
-İzzet ve celalime and olsun insanlardan sekiz sınıf vardır ki; sana dahil olmayacaklardır;
1*Devamlı şarap(içki vs)içen,
2*Zinada ısrar eden,
3*Deyyus olan(Eşini kıskanmayan),
4*Hükümdarların kötü icraatlarına alet olan,
5*Erkek olduğu halde kadınlaşan,
6*Koğuculuk eden,
7*Başkalarına merhamet etmeyen,
8*Allah’a ant içip de, ahdine vefa etmeyen kimseler
Ebu Davud şöyle diyor;
-”Topladığım hadislerin içinden bu dört hadis, hadislerin özüdür.”
* Ameller niyetlere göredir.
* Bir mümin kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.
* Malayaniyi(Dünyâ ve âhirete faydası olmayan iş, boş söz, lüzumsuz şey) terk etmesi kişinin olgun mümin olduğunun göstergesidir.
* Helaller bellidir, haramlar da bellidir. Birde bunlar arasında şüpheli olanlar vardır, siz şüpheli olan şeylerden kaçının.
Bir gün annesi, Abdullah bin Ömer’e:
- Abdullah! Gel bak sana ne vereceğim, diye seslenmişti.
Resul-i Ekrem Hazretleri de misafir olarak orada bulunuyordu. Abdullah’ın annesine sordu:
- Çağırdığın Abdullah’a ne vereceksin?
- Hurma vereceğim ya Resulallah!
- Peki öyleyse. Eğer bir şey vermeyeceğin halde vereceğini vaat ederek çocuğu aldatmış olsaydın, sana yalan söylemiş gibi günah yazılacaktı
Hz. Ömer anlatıyor:
Bir gün Resûl-i Ekrem ASM, esirler arasında çocuğundan ayrılan bir kadın gördü. Kadın çocuğunun hasretinden rast gelen çocuğu kucağına alıyor, onu sevip emziriyordu.
Resul-i Ekrem ashabına:
- Hiç bu kadın çocuğunu ateşe atar mı? Diye sordu. Ashab:
- Asla, cevabını verdiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (ASM):
- O halde, biliniz ki, Allah’ın kullarına merhameti, bu kadının çocuğuna merhametinden daha fazladır, buyurdu. (Buhari-Müslim)
H.z. Aişe vâlidemiz anlatıyor: Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: “İçinizden birisi, besmele çekmeyi unutup da yemek yemeye başlamış bulunursa, bu durum hatırına gelir gelmez; “başlangıcında da, bitiminde de Allah’ın adı ile niyetiyle” manâsına gelen “Bismillahi evveluhû ve âhirâhû” desin.
Benim ümmetime bir zaman gelecek ki, ulemayı güzel elbise,Kur-an-i güzel sesle tanırlar ve Allah’a yalnız ramazan ayında ibadet eder.Böyle oldu mu ilmi, hilmi ve rahmeti olmayan bir hükümdarı Allah onlara musallat eder.
Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yetenler evlensin.Çünkü evlenmek gözü daha çok muhafaza eder,namusu daha fazla korur. Evlenmeye gücü yetmeyenler ise oruç tutsun. Çünkü oruç kalkandır.
Ahlakı güzel olan insan her yaşta güzeldir.
Müslüman temiz toprağa benzer: ona her şey atılır, ezilir, hakaret görür; ama ondan hep güzel şeyler çıkar.
Nerede olursanız olun bana salât ve selâm edin. Zira sizin salât ve selâmlarınız bana ulaşır.”
“içerisinde köpek veya heykel bulunan haneye rahmet melekleri girmez.”
“Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunanı, Allah’u teâlâ yüz üstü Cehenneme atar.”
İlim dörttür: 1)Dînin muhâfazası için fıkıh ilmi, 2) Sıhhatin korunması için tıp ilmi, 3) Lisânın muhâfazası için sarf ve nahiv ilmi, 4) Vakitlerin bilinmesi için astronomi ilmi.
Birbirinize selâm veriniz. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî, Müslim) Îmân etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizle sevişmedikçe tam îmâna kavuşamazsınız. Size bir şey göstereyim mi? onu yaparsanız, sevişirsiniz. Aranızda selâmı çok yayınız. (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Müslüman’ın Müslüman üzerinde beş hakkı vardır. Selâmına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenâzesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp; “Elhamdülillah” deyince; “Yerhamükellâh” diyerek cevap vermek. (Hadîs-i şerîf-Buhârî, Müslim)
Din garip olarak başladı, garipliğe dönecektir. Ne mutlu gariplere.
Lut kavminin amelini işleyene Allah lanet etsin. Lut kavminin amelini işleyen kimse melundur.
Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor “Rasulullah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki; “Nikah benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimle amel etmezse benden değildir. Evleniniz! Zirâ ben, diğer ümmetlere kaşı sizin çokluğunuz ile iftihar edeceğim. kimin maddi imkanı varsa hemen evlensin. Kütüb-i Sitte c:17 s:190
Ebu Sâid el-Hudri radıyallahü anh der ki: Peygamberimizin sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu duydum: Herhangi biriniz kötülük görürse onu eli ile değiştirsin; yapamazsa dili ile, bunuda yapamazsa kalbi ile değiştirsin, sonuncu tavır imanın en zayıf şeklidir.

İbni Mes’ud’dan (R.A.) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: İsrailoğulları üzerinde beliren ilk eksiklik, ilk kusur şudur: Adamın biri başka biri ile karşılaşır ve ona «hey falan kişi, Allah’tan kork da şu yapmakta olduğun hareketten vazgeç, çünkü o sana helâl değildir» der, sonra da ertesi günü aynı adamla karşılaşır, adam eski tutumunu devam ettirmektedir, fakat adamın bu tutumu berikini onunla birlikte yemekten, içmekten ve birlikte oturmaktan alıkoymaz, onlar böyle davranınca Allah da kalplerini birbirine benzetti.» Peygamberimiz (S.A.S.) sözlerine şu ayeti okuyarak devam etti:

— «İsrailoğullarının kâfir olanları Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın dili ile lanetlenmişlerdir; bunun sebebi isyan edip azmış olmaları idi. Onlar işlemiş oldukları kötülükten birbirlerini alıkoymazlardı, yapmış olduktan iş ne fena bir şeydi! Onların çoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün; kendi kendileri için ne fena bir akibet hazırlıyorlar ki Allah onlara öfkelenir ve bitmez bir azaba çarptırılırlar.» Maide78-81

Daha sonra Peygamberimiz şöyle buyurdu: «Hayır hayır. Ya iyiliği emredip kötülükten alakorsunuz, zalimin elinden tutup onu hakka karşı kesinlikle boyun eğdirir, kendisini hakkın sınırları içinde tutarsınız veya Allah önce kalplerinizi birbirinizinkine benzetir ve arkasından da İsrailoğulları gibi size de lanet eder.» — Ebu Davud, Tirmizî —

Dünya Hali

10 Nisan 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

Avrupa’daki Türkler

Türklerin Avrupa’daki yarım asırlık yaşam mücadelesi devam ediyor. Zaman zaman onlara “orada bir köy var uzakta…” muamelesi yaptık ama onları hiç bir zaman unutmadık. Çünkü akrabalık bağları, dost meclisleri, “Alamancı ziyaretleri” hiç kesintiye uğramadı.

Fakat Avrupa’daki Türkleri gerçekten tanıdık mı? Dertlerine derman olduk mu? Can kulağıyla onları dinledik mi? Yaklaşık beş milyon Türk, ülke dışında dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşıyor. En fazla yoğunlaştıkları yer, Avrupa. Entegrasyon, asimilasyon, göç, uyum, ayrımcılık, eğitim, dil, geleneğin muhafazası, geçim sorunlarıyla dört milyona yakın Türk Avrupa’nın çeşitli ülkelerine dağılmış durumda. Kimisi iş kurmuş, kimisi “misafir işçi” olarak yaşamaya devam ediyor.

Bütün göçmen ve azınlık topluluklar gibi, Avrupa’daki Türkler de Türkiye ile derin bağlara sahip. Almanya’nın, Fransa’nın, Avsuturya’nın gündeminden çok Türkiye’nin gündemini takip ediyorlar. En fazla Türk gazetelerini okuyorlar. En fazla Türkiye’nin sorunlarıyla ilgileniyorlar. Fiziken Avrupa’da, zihnen Türkiye’deler. Bu, özünde yanlış bir şey değil. Zira “orada” olmakla “burada” olmak arasında bir dinamizm var. Sorun, bunu bir artı değer haline getirmek.

1950’lerin sonu ve 1960’ların başında Avrupa’ya giden Türkler, bugün hem başka bir Avrupa’da yaşıyorlar, hem de başka bir Türkiye ile irtibat halindeler. Yarım asırda nehrin iki yakasında da çok şey değişti. Şimdi temel sorunumuz şu: Her gün ölçek büyüten Türkiye’ye yurt dışında ve özellikle Avrupa’da yaşayan Türkler nasıl ayak uyduracaklar? Avrupa ile Türkiye arasındaki makasın giderek daraldığı, göreceli avantajların giderek azaldığı ve yer yer Türkiye lehine döndüğü bir dönemde Avrupa’daki Türkler nasıl bir vizyona sahip olmalı?

Avrupa’daki Türkler bundan sonra yaşadıkları ülkelerin kıyısında köşesinde, ürkek ve çekingen bir şekilde yaşayamazlar. Nasıl Türkiye bölgesinde yükselen bir güç haline geliyorsa, Avrupa’daki Türklerin de Avrupa’nın geleceğinde söz sahibi olmasının zamanı gelmiştir. Avrupa’daki toplumsal, ekonomik ve siyasi hayatın kıyısında değil, merkezinde yer almaları artık bir zaruret halini almıştır. Türkiye’nin insan sermayesi, dünya vizyonu, ekonomik gücü buna müsaittir. Avrupa Türkleri bundan sonra eğitim, sosyal örgütlenme, ekonomi, siyaset planlarını buna göre yapmalıdır. Bu kadar Türkün yaşadığı Avrupa’da siyasi temsilin bu kadar cılız olması, ekonomik gücün sosyal bir sermayeye dönüşmemesi kabul edilebilir bir durum değil.

Burada hem Türkiye devletine hem de Avrupa’da yaşayan Türklere büyük görevler düşüyor. Bunun için önümüze büyük ve güçlü bir vizyon koymamız gerekiyor. Bu vizyonu hep beraber oluşturacağımızı unutmayalım.

Ah İstanbul…

İstanbul bu yıl, Alman Essen ve Macaristan’ın Peç şehirleriyle beraber Avrupa Kültür Başkenti seçildi. Görkemli bir açılışla başlayan faaliyetler yıl boyu devam edecek. Amaç, İstanbul’u Avrupa çapında tanıtmak. Bu ünvan, her yıl bir başka Avrupa şehrine veriliyor. Amaç büyük ölçüde turistik. Sonuçta İstanbul’un ve Türkiye’nin tanıtımı açısından önemli bir fırsat bu. Fakat İstanbul’u tanıtmak için öngörülen programlar bizi ne kadar yansıtıyor? Israrla Avrupalılara “biz de sizin kadar batılıyız” diyen sanatçılarımız sahneye çıktıklarında kendileri olabiliyorlar mı? Yoksa bir başkasının sanatını ve kültürünü taklit ederek aslında kendi kimliklerinden taviz mi veriyorlar? İstanbul’u İstanbul yapan onun tarihi derinliği, kültürel zenginliği, engin hafızası, insan manzaraları, yüzlerce yıl boyunca demlenerek bugüne gelmiş “sakin gücü”… İstanbul’u farklı kılan gökdelenleri, modern sanat gösterileri, büyük alışveriş mağazaları, vs. değil. İstanbul ve İstanbullular bu gerçeği kavradıkları zaman kendilerini bulacaklar. Aslında bunu en iyi İstanbul’a gelen turistler anlıyor. Onlar İstanbul’a geldiklerinde Galeria ya da Reina’yı değil, Topkapı’yı, Sultan Ahmed’i, Süleymaniye’yi, Eyüb’ü… yaşamak istiyorlar. Umarız 2010’da insanlar İstanbul’u doğru tanırlar.

Bir Balyoz Daha!…

2003 yılında yapıldığı ileri sürülen bir darbe planı daha ortaya çıkarıldı. Bu seferki darbe planının adı “Balyoz”. Epey okkalı bir isim. İnsan duyunca irkiliyor. Ardı arkası kesilmeyen bu darbe senaryoları karşısında nasıl bir vaziyet almak lazım? İnsan bir taraftan üzülüyor. Zira demokratik bir ülkede bu tür şeyler senaryo olarak bile konuşulmaz, konuşulmamalı. Bir taraftan da seviniyoruz çünkü Allah’a şükür bu planların hiç biri hayata geçirilemedi. Balyoz planında bir de gazeteciler listesi var. Daha soğrusu iki liste. Birinci liste “düşman listesi” yani darbe olduğunda içeri alınacaklar. İkinci liste “dost listesi” yani darbeden sonra “istifade edilecekler”. Bu liste Türk basınını ikiye böldü. Zaten amipler gibi bölündüğümüz memlekette bir de şimdi darb listeleri yüzünden bölündük. Kimileri “ben niye bu listedeyim?” diye hayret ifade ederken, kimileri de “benim bu listede ne işim var?” diye öfkeleniyor. Her halükarda ortada anormal bir durumun olduğu açık. Temel sorunumuz da bu zaten. Yani normalleşememek. Normalleşmiş, demokratikleşmiş, kendi insanına güvenen, vatandaşlarına hain gözüyle bakmayan bir ülkede böyle garabet senaryoları yazılır, çılgınca şeyler konuşulur mu? Tabii ki konuşulmaz. O yüzden demokratik normalleşme süreci, hepimizin selameti için gerekli.

Arapların Derin Uykusu

Arap dünyası uzun süredir derin bir uykunun içinde. Ne kendine çeki düzen verebiliyor, ne bölgesine hakim olabiliyor. Arap dünyası derken aslında Arap alemine önderlik eden iki büyük ülkeyi Mısır ve Suudi Arabistan’ı kastediyorum. İkisi de siyaset üretemeyen, risk alamayan, hayal kuramayan, statükoyu korumak için mücadele veren ülkeler. Mısır bir zamanlar Arap fikir ve siyaset dünyasının kalbiydi. Şimdi Mısır’ın önderliğini, ağırlığını pek kimsenin taktığı yok. Son olarak Filistinli gruplar arasındaki arabulucuk rolü dahi sorgulanır oldu. Hamas, Mübarek rejimine güvenmiyor. Çünkü Mısır merkezli Müslüman Kardeşler hareketiyle beraber kendisini hasım olarak gördüğünü biliyor. Suudi Arabistan da benzer bir hantallık içinde. Suud kralı sanki biraz değişim işareti verir gibi oldu. Bazı reformlar yaptı. Dinler arası diyalog başlatarak Suudi Arabistan’ı dünyaya açmaya çalıştı. Ama stratejik konularda Suudi Arabistan’ın ürettiği bir akliyet, dinamizm, siyaset yok. Statükoyu, herşeye tercih ediyorlar. Çünkü Suud halkı üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmuşlar, Amerikayla da ilişkilerini iyi tutuyorlar. Böylece ne içerden ne de dışardan onlara meydan okuyacak bir muhalefet ortaya çıkamıyor. Ama kaybeden Mısır ve Suudi Arabistan’ı yöneten kadrolar değil, Arap halkları ve bölgemiz. Bu iki ülke Türkiye’nin son yıllarda gösterdiği performansın onda birini gösterse Ortadoğu ve İslâm âlemi çok kısa sürede çok daha iyi bir noktaya gelebilir.

Obama’ya Kötü Haber

ABD Başkanı Barak Obama, başkan seçildiğinden bu yana en kötü haberi Savunma Bakanından ya da CİA başkanından değil, Massachusetts eyaletindeki Amerikan seçmeninden aldı. Demokratlar’ın kalesi olan Massachusetts’deki seçimi bir Cumhuriyetçi kazandı. Geçen yıl vefat eden Kennedy’nin yerine, bu eyaletin tarihinde ilk defa bir Cumhuriyetçi aday seçildi. Böylece Kenndy ailesi de Amerikan siyasetinden çekilmiş oluyor. Obama için bu kötü bir haber. Çünkü Kenndy gibi Amerikan siyasetinde sembol haline gelmiş bir ismin yerine Cumhuriyetçi bir adayın seçilmesi ve bu hadisenin Massachusetts eyaletinde yaşanması, Amerikan seçmeninin Obama’dan ve Demokratlar’dan gerçekten rahatsız olduğunu gösteriyor. Bu trend devam ederse ara seçimlerde Demokratlar da ciddi bir darbe alabilir. Bu da Obama’nın ikinci dönem başkan seçilmesini ciddi bir şekilde zora sokabilir. İçerde ve dışarda sıkışan Obama bundan sonra ne yapacak? Sadece konuşmaya devam mı edecek? Yoksa bir kaç tane büyük başarı hikayesine imza mı atacak? Herkesin ittifak ettiği bir nokta var: Obama’nın kitleleri büyüleyen konuşmalarını, ortaya koyacağı somut ve başarılı politikalar tamamlamalı. Obama’nın sadece iyi bir hatip değil, aynı zamanda gerçek bir lider olduğunu bu eleştiriler karşısında göstereceği tutum belirleyecek.

Dün Bugün Yarın

10 Nisan 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

Aydınların Toplumsal Sorumluluğu

600 yıllık Osmanlı tarihinde yetişmiş en önemli münevverlerden (aydın) birisi de Kâtip Çelebi’dir. 1609-1657 yılları arasında yaşayan Kâtip Çelebi, 48 yıllık kısa ömrüne tarih, coğrafya, biyografi, bibliyografya gibi ilmî alanlarda “Cihannüma”, “Fezleke”, “Fezleketü’t-Tevarih”, “Keşfü’z-Zunûn” başta olmak üzere yirminin üzerinde kıymetli eser vermiş, yazdığı kitapların dışında büyük bir kütüphane de bırakmıştır.

Devlet meselelerine de yakından ilgi duyan Kâtip Çelebi’den kalan şu anı, bir münevverin toplumsal sorumluluklarına dair önemli mesajlar içermektedir:

Kâtip Çelebi, devlet maliyesini düzeltme çareleri arayan bir heyette görev almıştı. Hazırladığı bir raporu Divan-ı Hümayun’a sundu. Raporda, idarî bünyedeki bozuklukların sebeplerini ortaya koyarak nasıl düzeltilebileceğini anlattı. Bu layihada, canlılığını hâlâ koruyan şu sözleri sarf etmekten de çekinmedi:

“Raporun dikkate alınmayacağını, dediklerimin uygulanmayacağını daha raporu vermeden biliyorum. Fakat yarın kıyamet günü Allah bana soracak ve diyecek ki: ‘Sen ki memleketin münevver bir insanı idin, neden bu bozuklukları görüp de çarelerini söylemedin, üzerine düşeni yapmadın.’ O zaman ben, üzerime düşeni yerine getirdiğimi bu raporumla gösterip kendimi vebalden kurtarırım. İşte raporumu bu düşünce ile yazdım.”

Şu olay da onun kişiliğine dair ipuçları taşır:

Kâtip Çelebi bir gün Şeyhülislâm Yahya Efendi’nin konağına misafir olmuştu. Biraz sohbetten sonra Yahya Efendi:

– Çelebi, hanenizde Tevarih-i Âli Osman’a ait pek çok eser olduğu söyleniyor, doğru mu, diye sordu. Kâtip Çelebi cevaben:

– Olması gerekir, diye cevap verdi.

Fakat bakışlarından şeyhülislâm efendinin kendisine inanmadığını sezince ertesi gün yirmi katır üzerine 1300 yazma kitap yükleterek Yahya Efendi’nin konağına getirdi. Yahya Efendi katırlar dolusu kitabı görünce şaşırıp kaldı. Kâtip Çelebi:

– Efendi hazretleri, bunlar yalnız ciltli olanlardır, ciltsizleri fakirhanemde, diye ilave etti.

Hukuksuz Köyde Değneksiz Vaziyetler

Son birkaç yıldır Türkiye’de ilginç bir süreç yaşanıyor. Derin devlet olarak isimlendirilen bir yapılanmanın deşifre edilmekte olduğu yazılıyor, çiziliyor. Bu kapsamda bulunan silah ve mühimmatlar, yapılan (asker-sivil) tutuklamalar, gözaltılar, devam eden mahkeme süreçleri, açığa çıkan darbe yapılanmaları… İşin tuhafı bu yapılanmalara dair açığa çıkan bilgi ve belgelere göre, birileri doymak bilmeyen iktidar hırsları uğruna toplumla ve siyasetle kendilerince oynamaktan çekinmeyeceklerini gösteriyorlar.

İddia edilen kimi planlarda farklı dinî ve etnik kökenden vatandaşlarımızı birbirlerine düşürmek, kimisinde bir denizaltıya yerleştirdikleri bombayı patlatıp çoluk çocuğu havaya uçurmak, kimisinde camilere bomba koyarak namazdan çıkanları öldürmek, komşu bir ülkeyle ilişkileri gerip sıkıyönetim ilan ettirmek için kendi uçağımızı düşürmek gibi akla ziyan senaryolar yer alıyor.

Tüm bunlar doğruysa, anlaşılıyor ki birileri bu ülkede kendini hukuktan da, halktan da, halkın iradesinin tecelli ettiği yer olan TBMM’den de üstün görüyor. Hukuksuzluğun ayyuka çıktığı bir ülkede birileri kendi düşüncelerini gerekirse her türlü hukuksuzluğa başvurarak dayatmayı kendilerine hak olarak görebiliyor.

Tam da bu noktada şu soru önem kazanıyor: Türkiye bir hukuk devleti değil mi? Şu bir gerçek: Hukukun olmadığı yerde zorbalık hakim oluyor. Güç hukuka galebe çaldığında, geriye bin parçaya ayrılmış hayatlar, insanlar, devletler kalmıyor mu? Tıpkı 362 yıl önce Hezarpâre Ahmed Paşa’nın başına gelenler gibi…

Yıl 1648. Sultan İbrahim’i tahtından indirmek için ayaklananlar, ilk önce Sadrazam Ahmet Paşa’yı yakaladılar ve Vezir Sofu Mehmet Paşa’nın Şehzadebaşı’ndaki konağına götürdüler. Sofu Vezir, Ahmet Paşa’ya iyi davrandı, istirahat etmesi için kendisine harem tarafında bir oda tahsis etti. Ama bir yandan da Şeyhülislâm’a haber göndererek katli için fetva aldı. Bu arada hayatını kurtarmak şartıyla Ahmet Paşa’dan bütün malını mülkünü istedi. Buna dünden razı olan Ahmet Paşa, bütün servetini bağışladıktan sonra odasından alındı, aşağı indirildi. Cellat Kara Ali, Paşa’yı boynuna kement atarak boğdu.

Ahmet Paşa’nın cesedini bir beygire bağlayıp sürükleye sürükleye Sultanahmet meydanına getirdiler ve meşhur çınarın altına bıraktılar. Asıl facia bundan sonra ortaya çıktı. Yeniçeri kıyafetine bürünen bir eşkıya, “İnsan yağı mafsal ağrılarına iyi gelir!” diye etrafa haberler uçurdu. Zavallı Sadrazamın cesedini parça parça edip beşer onar akçe karşılığında satmaya başladı. O gün cesedin geriye kalan parçaları alınarak gömüldü. İşte bundan sonra Sadrazam Ahmet Paşa “Hezarpâre, yani “bin parça” diye anılmaya başlandı.

Kraldan Fazla Kralcılara

Osmanlı Devleti’nin 6. padişahı olan Sultan II. Murad (1404-1451) zamanında askere ulûfe (üç ayda bir verilen maaş) dağıtılan bir gün, huzura gelen sadrazam:

– Hünkârım, leşker-i hümayuna (askerimize) ulûfesini dağıttık. Lakin bir miktar akçe arttı. Şayet ferman-ı hümayununuz olursa artan kısmını ihtiyat akçesi olarak ‘hazine-i hassa’ya koyup muhafaza edelim, dedi.

Padişahın yüzü karardı ve:

– Bak vezir! Her zaman ulûfe dağıtılırken akçe artmaz iken bu kere fazla gelmesinin sebebi ne ola, diye sordu. Sadrazam başını eğip susuyordu. Hünkâr devam etti: “Herhalde defterdar, bize yaranmak için fazla akçe toplamış ki hazinemizde akçe birikmiş!”

Suskunluk sürdükçe Sultan’ın öfkesi giderek artıyordu.

– Bize, padişaha yaranmak için halka zulmeden ve halkın malını elinden alan defterdar gerekmez, diyerek defterdarı görevinden azletti.

Sonraki yazılar »