Binbir Damla
10 Nisan 2010 Yazan admin
Kategori Dini Konular
İmam-ı Rabbanî
Hindistan’ın Sirhind şehrinde doğan (971/1564) büyük veli, alim ve arif, müçtehid ve müceddid Ahmed ibn Abdülahad el-Farukî / İmam-ı Rabbanî (ilâhi bilgiler sahibi alim), Nakşibendiyye tarikatının Müceddidiyye kolunun kurucusudur (ö.1034/1624). Sünnet çizgisinde İslâmî düşünce ve anlayışa kazandırdığı meşru ıslahat ve yenilikten dolayı “müceddid-i elf-i sânî / (hicrî) ikinci bin yılın yenileyicisi” namıyla anılır.
Dinî ilimleri bütünüyle tahsil ettikten sonra, zamanın büyük mürşidi Bâki-billah hazretlerine intisap ederek, onun yakınlığı ile ilimde, irfanda, tasavvufta yüce mertebelere ulaştı. Mürşidinden aldığı irşad icazetiyle onun zamanında ve ölümünden sonra, Hindistan ülkesinde bütün gücüyle irşad faaliyetini sürdürdü. Eserleri içinde pek kıymetli bir hazine olan ve fıkıh, akaid, edeb ve tasavvuf bahislerinde yazdığı 534 mektubu toplayan “Mektubat” kitabı, üç cilt halinde Farsça ve Arapça olarak ayrı ayrı basılmış, Türkçeye de çevrilmiştir.
İmam-ı Rabbanî’yi yanlış anlayan veya onu çekemeyen bazı muhalifler, zamanın Babür hükümdarı Cihangir’e şikayette bulundular (1619). Hükümdar da onu yanına çağırıp kendisiyle görüştükten sonra, verdiği cevaplardan memnun kalarak serbest bıraktı. Fakat hasetçi ve fesatçılar, şeyhin hükümdar huzuruna çıkınca selam ve saygı olarak yere kapanıp secde etmediğini, sultana karşı kibirlendiğini ve ona tevazu göstermediğini iddia ederek cezalandırılması gerektiğini ileri sürdüler. O zaman hükümdarları secde ile selamlama bid’atı yaygındı. Hükümdar da bu dedikodu ve ilave bahanelerle huzursuz olarak İmam-ı Rabbanî’yi Gevaliyar Kalesi’ndeki hapishaneye gönderdi.
Cihangir’in oğlu Şah Cihan ise İmam-ı Rabbanî’ye hürmet ederdi. Memleketin müftüsünü adamlarıyla ona yollayarak, sultanları selamlama secdesinin caiz olduğunu, hükümdar babasının yanına girince secdeyle selamlayıverirse kendisine hiç zarar verilmeyeceğini bildirdi. Şeyh hazretleri bunun zaruret halinde caiz ve ruhsat olduğunu, asıl ve azimet olarak Allah’tan başkasına secde edilemeyeceğini söyledi. Birkaç yıl hapiste kalan imam, orada Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Sonra serbest kalarak hükümdar ve askerlerine ders verdi. Bir süre sonra memleketi Sirhind’e döndü. Orada ölümüne kadar ilim ve irşatla meşgul oldu.
Abdülhay el-Hasanî, el-İ’lam / Nüzhetü’l-Havatır (Beyrut 1999), 2/479-80; İslâm Ansiklopedisi, 22/194-195.
Yırtılan Sihirli Kağıt
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır:
Din düşmanlarının ve hasetçilerin iftirası üzerine Sultan Cihangir, İmam-ı Rabbanî hazretlerini Gevaliyar Kalesi’ne hapsetmişti. O günlerde büyücülerden biri bana dedi ki: “Ben Hintçe bazı isimler biliyorum. Eğer bunları bir namaz vaktinden diğer namaz vaktine kadar okursan, o gün düşman helak olur. Bu iş çok tecrübe edilmiştir.” Sonra o isimleri bir kağıda yazarak bana verdi ve “Evinin tavanında bir yere koy” dedi. Alıp evimin tavanında bir yere koydum. “Yarın salı günü bunları okurum” dedim.
O gece rüyamda üstadım İmam-ı Rabbanî birden karşıma çıktı. “Dostlarımızın böyle bir işi yapması hayret bir şey! Sakın o işi yapma, o bir sihirdir!” dedi. Bu uyarı üzerine büyücünün verdiği o yazıları okumaktan vazgeçtim. Sonra Sultan Cihangir İmam-ı Rabbanî’yi hapsettiğine pişman oldu ve serbest bıraktı. Hapisten çıktıktan sonra huzuruna gittim. Evde gizlediğim o sihir kağıdını hâlâ saklıyordum. Bir defa da olsa o sihirle düşmana bir ok saplamak istiyordum. İşi açıklamayıp gizlemek niyetindeydim. Mürşidim hapisten çıkınca üç gün boyunca yanına gidip geldim. Düşmana karşı elimdeki bu imkanla bir şeyler yapmayı düşünüyordum. Üçüncü gün ziyarete gittiğimde beni kalabalık arasından çağırttı ve buyurdu ki: “O hintçe isimleri okuma, çünkü onlar sihirlidir!” Elimde öyle bir şey olmadığını söyleyerek işimi gizlemek istedim. Bunun üzerine: “Bana neden böyle söylersin! Sen o isimleri falan sihirbazdan öğrendin.” diyerek o sihirbazın ismini söyledi. Sonra da: “O öğrendiğin şeylerin yazılı olduğu kağıt evinin tavanında saklı değil mi? Sihrin tesiri vardır ama sihir yapmak haramdır. Şimdi git de o kağıdı yırt!” buyurdu. Ben mahcubiyetten başımı önüme eğdim. Sonra bana: “O işi yapmayacağına ve sihirli kağıdı yırtacağına söz ver.” dedi. Elimi tutup üzerine hafifçe vurdu.
Ben bu durum karşısında hayret etmiştim. Çünküyapmayı düşündüğüm o işi kimse bilmiyordu. Hemen eve döndüm. Sihir yazılı kağıdı tavandaki yerinden çıkardım ve yırtarak imha ettim. İmam-ı Rabbanî’ye çocuksuz bir adam geldi, çocuğu olması için dua istedi. O da: “Çocuğun başka hanımdan” dedi. Adamın eşi öldü, yeniden evlendi ve iki çocuğu oldu.
İslâm Ansiklopedisi, 15/353.
Ashab-ı Kiram’a Hürmet
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin vefatından sonra, onun “Mektubat” kitabını okuyan genç bir seyyid şunları anlatmıştır:
Hz. Ali’ye karşı savaşan sahabileri, bilhassa Hz Muaviye’yi hiç sevmezdim. Bir gece İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ını okuyordum. Okuduğum yerde: “Hz. Muaviye’ye buğzetmek ve onu kötülemek, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i buğzedip kötülemek gibidir. Ona söven kimseye, bunlara söven kişiye verilen cezayı vermek gerekir.” yazıyordu. Bunu okuyunca canım sıkıldı. İsabetsiz şeyler yazmış diye Mektubat’ı yere atıverdim. Sonra yatağıma uzanıp uyudum. Rüyamda İmam-ı Rabbanî kızgın bir halde yanıma geldi. İki eliyle kulaklarımı çekerek dedi ki: “Be cahil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyor ve kitabımızı yere fırlatıyorsun. Benim yazımı okuyunca şaşırdın ve inanmadın öyle mi? Ama gel, seni bir zata götüreyim de gör!”
Beni çekerek bir bahçenin kapısına götürdü. Kendisi uzaktaki bir bölüme doğru yürüdü. Orada nur yüzlü bir zatın oturduğunu gördüm. Saygı ile o zatı selamladı, önünde diz çökerek oturdu. Ona bir şeyler söylüyor, beni gösteriyordu. Bakışlarından benden bahsedildiği anlaşılıyordu. Biraz sonra İmam-ı Rabbanî kalktı, beni çağırdı: “Bu oturan zat Hz. Ali’dir. İyi dinle, bak neler söylüyor.” dedi.
Yanlarına gidip selam verdim. Hz. Ali r.a.: “Sakın ha sakın! Rasulullah Aleyhisselam’ın ashabına karşı kalbinde soğukluk ve dargınlık bulundurma! O kişilerden hiçbirini asla kötüleme. Aramızda görülen anlaşmazlık ve muharebelerin, hangi iyi niyetlerle ortaya çıktığını biz ve sahabi kardeşlerimiz iyi biliriz” dedi. İmam-ı Rabbanî’yi de gösterek: “Bu zatın yazılarına da sakın karşı gelme!” buyurdu. Bu nasihati dinledikten sonra, bendeki tereddüt ve soğukluğun hâlâ kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu halimi anladı ve öfkelendi. İmam-ı Rabbanî’ye bakarak: “Bunun gönlü daha temizlenmedi. Suratına bir tokat indir!” dedi. Şeyh hazretleri, yüzüme şiddetli bir tokat vurdu. Tokadı yiyince kendi kendime dedim ki: “Ben bu zatı sevdiğim için ötekilere düşmanlık etmiştim. Halbuki kendisi bundan çok incinmektedir. Bu halden vazgeçmeliyim.” Ardından kalbimi yokladım. Gönlüm düşmanlık ve kırgınlıktan temizlenmişti. O halimle uyandım, şimdi de öyleyim.
İslâm Ansiklopedisi, 15/357.
ZULÜM Ne Yap Ne Razı Ol
10 Nisan 2010 Yazan admin
Kategori Dini Konular
Kötü sözde zulüm vardır. Kabalıkta, vurdumduymazlıkta, hoyratlıkta, kırıp dökmekte zulüm… Müslüman zulmetmez.
Evde, işte, apartmanda, köyde, şehirde, yolda, trafikte, caddede, pazarda… Ne kimseye zulmederiz ne zulme razı oluruz. Haksızlık etmeyecek, hak yemeyeceğiz. Herkesin, her şeyin hakkı var. Allah’ın, insanların, hayvanların, tabiatın.. Müslümanlık hakka riayettir.
Ölçü bellidir: Başkaları bize yaptığında rahatsız olduğumuz her şey, bizim de yapmamamız gerekenlerdir. Daha da ötesi bize normal gelen hareketin bir başkası için can yakıcı olabileceğini dikkate almak gerçek nezaket, üstün bir ahlâk, tasavvufî edeptir.
Dünyanın her yerinde zulüm kol gezerken adalet ışığını taşıması gerekenler duyarlılığını yitirirse bu vebalin altından nasıl kalkarız?
İslâm’ın mesajı çok açık: Ne zulüm yap, ne de zulme razı ol.
Zamanla bazı kavramların gerçek manası unutulur. Ya da anlamı daralır veya değişir. Bu daralma veya değişim, çoğu zaman dilin zaman içinde geçirdiği değişimlere bağlıdır. Fakat İslâmî kavramlar sözkonusu olduğunda bu unutulma veya değişim sadece dilin tabii değişimiyle izah edilemez. Ne yazık ki İslâm’la başı hoş olmayan çevrelerin önemli katkısı vardır bunda. Öyleyse bir unutturma, değiştirme ve yozlaştırma çabasını akılda tutmak lazım.
Dergimizde sık sık kullandığımız, hatırlatmaya çalıştığımız böyle pek çok kelime ve kavram var. İhlâs, takva, hayâ, taat, amel-i salih ve daha birçokları… Bu kelime ve kavramlar dağarcığımızdan eksildikçe İslâm’ı kavramamız da zorlaşıyor.
Bir de millet ve milliyet, adalet ve zulüm gibi anlam daralmasına uğramış, İslâmî içeriğinden boşaltılmış kavramlar var ki, bunları da asıl çerçevesine oturtmak gerekiyor. Zulüm kavramı üzerindeyiz bu ay.
Yeni hayat yeni zulüm
Toplumsal hayat gittikçe daha fazla iç içe geçiyor. Birkaç kilometre kareye artık daha fazla insan düşüyor. Aynı yolları, aynı dükkânları, aynı binaları daha fazla insan kullanıyor. Hemen herkes gün boyunca pek çok insanla muhatap oluyor, temas kuruyor.
Aslında topyekün dünya, kitle iletişim ve hızlı ulaşımla küçülüyor.Binlerce kilometre ötedeki bir olaydan anında haberdar oluyor, etkileniyoruz. Dolayısıyla yaşadığımız çağda, insanlar arası hukuk daha yoğun ve karmaşık hale gelmiş durumda. Artık her adımımızda, her hareketimizde bilerek bilmeyerek bir başkasının hukukunu çiğneme, rahatsız etme, zarar verme ihtimalimiz artıyor. Çünkü daha yakınız. Çünkü kişisel alanlarımız başka pekçok kişinin alanıyla iç içe geçmiş durumda.
Hal böyle olunca, zulüm konusu üzerinde bir kez daha düşünmek, anlam çerçevesini incelikleriyle bilmek ve buna göre duyarlılık sahibi olmak gerekiyor.
Zulüm, bugün sadece eziyet etmek yahut can acıtmak anlamında zihnimizde yer alıyor. Oysa kavramın gerçekte ifade ettiği anlam ve buna bağlı olarak önemi çok daha farklı ve kuşatıcı.
Zulüm nedir?
Zulüm Arapça bir kelime. Orijinal manası “bir şeyi asıl yerinin dışına koymak, asıl yerinden ayırmak.” Meşhur alimlerimizden Seyyid Şerif Cürcânî rh. a. “Tarifât” adlı kitabında zulmü şöyle tarif ediyor: “Zulüm bir şeyi asıl yerinin dışına koymak. Dinin hükümlerine göre ise, hak yoldan ayrılıp bâtıl olana geçmek. Bu da zulümdür. Bir başkasının malını izinsiz kullanmak, dinin emir ve yasak sınırlarını aşmak da zulüm.”
Demek ki zulüm çok yönlü bir kelime. İslâmî literatürde emir ve yasak sınırlarına uymayan her söz, her iş bir zulüm. Eziyet etmek, işkence ve baskı kullanmak zulüm olduğu gibi, birinin hakkını çiğneyip adaletten sapmak, bir şeyi eksik veya fazla yaparak işin hakkını vermemek de zulümdür. Hatta kişinin “Allah’ın hakları” diye tabir edilen kişisel ibadetlerini ihmal etmesi de bir zulüm. Ama başkasına değil, kendine zulüm. Çünkü ebedi hayatını mahvediyor.
İslâm’ın ilk yükümlülük olarak öngördüğü iman da kelime olarak zulümle zıddından alakalıdır. Çünkü iman güven manasınadır. Müslüman kimse ilk başta güvenilir olan, kimseye zarar vermeyendir. Nitekim Allah Rasulü s.a.v. buyurmuştur:
“Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların güvende olduğu kimsedir.” (Buharî, Müslim)
Müslüman ne kendine ne başkasına, ne insana ne hayvana zulmetmeme hassasiyeti taşır. Hattı hareketinde zulüm ihtimalini daima akılda tutar. Zulme ve zalime karşı da susmaz, zulmü reddeder ve elinden geldiğince engeller.
Dört Temel İlke: Adalet, insaf, ihsan, emanet
Müslümanın davranışlarını belirleyen sınır adalet çerçevesinde belirlenmiştir. Adalet de ilk akla geldiği üzere suçluların yakalanmasından, hak ettiği cezayı bulmasından ibaret değildir.
Zulüm nasıl Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınırları aşmaksa, adalet de tek başına ve toplum içinde bu sınırlar içinde bulunmaktır. Yani dinen sakınılması gerekenden sakınmak… Mesela kimsenin hakkını yememek, hiçbir şeyi israf etmemek, ibadetlerini tam yapmak, vs…
Emir ve yasaklar çerçevesinde hareket etmek, yani Efendimiz’in ifadesiyle Allah’ın sınırlarını gözetmek zannedildiği gibi hayatı daraltan, kısıtlayan bir durum değildir. Helal sınırı dahilinde son derece geniş bir hareket alanı vardır. Yasaklar ise hem bu dünya hem ahiret için can simidi gibidir. Her şeyden önce kısıtlamaları olmayan bir hayatın nasıl tatminsizliğe ve ruhî boşluğa sebep olduğunu hekimler dile getiriyor. Yani haram tarafına geçmek kişinin hem kendine hem de başkalarına zulmetmesidir. Allah Tealâ yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:
“Topunuz Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, biribirinizden ayrılmayın ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinize düşmanlar iken o sizin kalbleriniz arasında ülfet oluşturup sizi yaklaştırdı da nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz.Hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da o tuttu, sizi ondan kurtardı. Şimdi size ayetlerini böyle beyan ediyor ki Allah’a doğru gidebilesiniz.” (Âl-i İmrân, 103)
El-İnsaf!
Helal sınırlar dahilinde de insafı zorlamamak gerekir. İnsaf, manevi terazi gibi bir duygudur. Kişi kendine, ailesine, komşularına hep insaf terazisinde tartarak davranmalıdır.
Mesela meşru baba otoritesini sertlikten yana kullanmak, eşler arasındaki hakları sadece kendini merkeze alarak kullanmak insaf ölçüsüyle bağdaşmaz. Aynı şekilde, mesela ticarette insanlarının alım gücünün üstünde fiyatlar koymak, sadece kâr oranını düşünmek insaf sınırlarını aşmaktır ve dolayısıyla zulümdür. Bir malı değerinin altında elde etmeye çalışmak da böyledir. Hanefî mezhebinde şöyle ilginç bir hüküm vardır: Bir kişi abdest için su satın almak zorunda kalsa, su satıcısı da bedelinin üstünde fiyat söylese, suyu almaz ve teyemmüm yapar. Bu hüküm çok yönlü okunabilir. Fakat en temelinde zulme kapı açmama yatmaktadır.
Her dem iyilik üzere ya da ihsan
İhsan müminin dünya üzerinde zulme karşı en güçlü silahıdır. Yani daima iyilik üzere olmak, daima iyiliği hedeflemek…
Allah Tealâ’ya karşı vazifeleri yerine getirirken ihlâs manasına gelen ihsan, aynı zamanda her durumda kişinin iyiliği hedeflemesi, iyiliğe yönelmesidir. Bu müslümanın bir nevi elbisesidir.
Yukarıdan beri saydığımız adalet, insaf ve ihsan hasletleri müslümana emanet, yani güvenilirlik kazandırır. Söz konusu üç özelliği barındıran müslümanın davranışları ve yaşadığı ortam doğrudan güvenilir hale gelir. İslâm adabına uygun selamlaşma bile doğrudan karşılıklı güveni teyit etmek için bir çeşit parola hükmündedir.
Müslüman kişi, hiç kimsenin olmadığı yerde bile iyiliği düşünür. Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurmuştur:
“Bir adam yolda yürürken bir dikenli bir dal gördü ve onu yoldan kaldırdı. Bu hareketinden dolayı Allah o kişiyi övdü ve onu affetti.” (Buharî)
Kendine zulüm
İslâm bize herhangi bir şekilde zulmeden kimsenin önce kendine zulmetttiğini öğretir. Çünkü bütün yapılanların hesabı günü geldiğinde sorulacaktır. Zulmün karşılığı da Allah’ın azabı olacaktır. İnsanın kendini bile bile azaba sürüklemesi kişinin kendine zulmüdür. Bu ister Allah’a karşı gelerek, ister ibadetlerini yerine getirmeyerek, ister kendi bedenine acı vererek, isterse de kul hakkına girerek olsun… Hepsi kişinin kendine zulmetmesidir.
Cenab-ı Hak peygamberlerinin dilinden bizim de yapıp ettiklerimiz karşısında kendimize karşı zulüm yapıp yapmadığımızı murakebe etmemizi ister. Hz. Yunus a.s. kıssası anlatılırken şöyle buyurulur:
“Zünnun’u (Yunus peygamberi) de hatırla. Hani o öfkelenerek gitmişti de, bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin. Şüphesiz ben haksızlık edenlerden, zalimlerden oldum’ diye seslenmişti.” (Enbiya, 87)
Musa a.s. Allah’a şöyle yalvarmıştır:
“Musa dedi ki: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim.” (Kasas, 16)
Yine bu ayetlerden öğreniyoruz ki insan ne türlü bir zulüm içinde olursa olsun, ilk işi bu yanlıştan dönmek olmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur:
“Allah’tan sakınanlar bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmran, 135)
Bir gizli zulüm: Zan altında bırakmak
Günümüzde zulmün son derece yaygın bir çeşidi de insanları zan ve töhmet altında bırakmak, şüphelenilen bir kişi haline getirmektir.
Allah Rasulü s.a.v. buyurmuştur:
“Zandan sakının. Çünkü zan sözün en yalanıdır.” (Buharî, Müslim)
Gıybet ve dedikodu İslâm’ın şiddetle yasakladığı günahlardandır. Kişiyi zanna sürükleyen şeyler de ilk başta gıybet ve dedikodudur. Gıybet ve dedikodunun yaygınlaşması kişilerin birbiri hakkındaki kötü zannını artırır. Oysa şuurlu bir müslüman emin olmadan, gözüyle görmeden, kulağıyla duymadan asla konuşmaz, kimseyi töhmet altında bırakmaz.
Günümüzde, zan ve töhmet altında bırakma zulmüne en yaygın örnek, herhalde medya yoluyla yapılandır. Ne yazık ki medya bir çeşit güç unsuru olarak kullanıldığı için kasıtlı veya sorumsuzca yapılan karalamalar, hiç suçu olmayan insanların bazen işlerini kaybetmesine, ailelerinin dağılmasına hatta daha ileri giderek canlarına kastedilmesine sebep olabiliyor. İşte bu apaçık zulümden başka bir şey değildir.
Ailede zulüm
Müslümanın ailesine karşı eksiksiz yerine getirmek zorunda bulunduğu sorumlulukları vardır. Bu sorumluluklar anne babaya, eşe ve evlatlara karşı görevler olarak çeşitlenir.
Erkek, eşinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını sağlamakla mükelleftir. Bu ihtiyaçlar, maddi imkanların elverdiği ölçüde ve insaf derecesinde tutulur. Alimlerimiz, kadının evlenmeden önce alışmış olduğu şartların sağlanması, elden geldiğince erkeğin görevleri arasındadır demişlerdir. Aynı şekilde kadın da kocasının gönlünü hoş tutmalı, ona karşı görevlerini eksiksiz yerine getirmelidir. İşinden yorgun gelmiş kocaya evi rahatlatıcı bir mekâna çevirmek kadının yapması gerekenler arasındadır. Bu görevlerden herhangi birini keyfi olarak yerine getirmemek zulümdür, bundan sakınmak gerekir.
Allah Rasulü s.a.v.’in en son tavsiyesi şöyledir:
“Namaz… namaz… Bir de elleriniz altındakine dikkat edin. Onlara güçlerinin üzerinde yük yüklemeyin. Kadınlar hakkında Allah’tan korkun, Allah’tan korkun. Onlar sizin yanınızda yardımcılarınızdır, Onları Allah’ın bir emaneti olarak aldınız. Allah’ın emri uyarınca onların namuslarını kendinize helal edindiniz.” (İbn Mâce)
Evladına kim zulmeder?
Anne-baba ise evlatlarının maddi ve manevi ihtiyaçlarını yerine getirmekle yükümlüdürler. Çocuklarının yiyecek giyecek ihtiyaçlarını sağlamak, onları maddi zararlardan korumak ilk başta gelen görevlerdir. Çocuğun eğitimi ve dinî bilgilerin öğretilmesi de ebeveynin görevleri arasındadır. Bunları yerine getirmeyen anne baba çocuklarına zulmetmiş olur.
Daha doğduğu andan itibaren elden geldiğince çocuğun üzerine titremek, beslenmesine dikkat etmek, hastalandığında geciktirmeden doktora götürmek, ileride kronik hastalıklara sebep olacak şeylere karşı onu korumak ebeveynin vazifeleri arasındadır. Aynı zamanda çocukların huzurlu bir ortamda büyümesi de önemlidir. Sürekli kavga edilen, karşılıklı saygının yitirildiği bir evde eşler birbirine zulmettikleri gibi evlatlarına da zulmetmiş olurlar. Allah Rasulü s.a.v.’in buyurduğu gibi salih bir evlat yetiştirmek anne baba için ne kadar önemli ise, bir çocuk için maddi ve manevi huzur da o kadar önemlidir.
Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:
“Anaya babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, mülkiyetiniz altında olan kimselere iyilik edin. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.” (Nisa, 36)
Enes b. Malik r.a. şöyle demiştir: “Allah Rasulü s.a.v. kadınlara ve çocuklara karşı insanların en merhametlisiydi.”
‘Öf’ bile demeden
İslâm’da anne ve babaya karşı haklar da oldukça önemlidir. Onları asla incitmemek, meşru çerçevedeki sözlerinden çıkmamak gerekir. Mümkün mertebede onlara yardımcı ve destek olmak gerekir. Sıkıntılarını paylaşmalı, yaşlılıklarında onlara evimizi açmalı, onlara hizmet etmenin önemini bilmeliyiz. Bu konuda Allah Tealâ’nın emirleri ve Allah Rasulü s.a.v.’in tavsiyeleri çok nettir.
Ayet-i kerimede buyrulmuştur:
“Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “öf” bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle.” (İsra, 23)
Komşular ne çeker?
Komşuları incitmemek, onlarla iyi geçinmek, sıkıntılarına ortak olmak, elden geldiğince yardım etmek gerekir. İslâm’ın emri böyledir. Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurmuştur:
“Cebrail hiç durmadan komşu hakkına hürmeti vurgulardı. O kadar ki, ben yakında Cebrail komşuyu komşuya mirasçı yapacak sandım.” (Buharî; Müslim, vd.)
Komşuluk sadece evle sınırlı da değildir. Ticarette de komşuluk ilişkileri önemlidir. Bu hususta da insaf sınırı asla aşılmamalıdır.
Modern dünyada binalar büyüdü, ortak yaşam alanları değişti. Çok fazla ailenin bir bina ya da site içinde yaşıyor olması komşuluk ilişkilerini daha da hassas hale getirdi. Komşularımızı rahatsız eden her türlü hareket ve gürültü zulümdür.
Yine bize önemsiz gelse de aracımızı park ederken bir diğerini engelliyorsak, vakitli vakitsiz apartman içinde gürültü yapıp insanların huzurunu bozuyorsak, çöplerimizi insanları rahatsız edecek yerlere atıyorsak, balkonlarımızdan alttakilerin tepesine halı kilim silkeliyorsak, rastgele çöp atıp etrafı kirletiyorsak zulmediyoruz demektir. Aslında sadece evde değil; araba kullanırken, toplu taşıma araçlarında seyahat ederken, kaldırımda yürürken, alışveriş yaparken de dikkat etmemiz ve insanların hakkına girmememiz gerekiyor.
Dilleri yok diye
Her türlü aşırılığın yasaklandığı dinimizde, hayvanlara eziyet etmek de bizzat Allah Rasulü s.a.v. tarafından yasaklanmıştır. Düşmanlarına bile lanet etmeyen Efendimiz s.a.v. bir eşeğe zulmedildiğini görünce lanet etmiştir. Bu konudaki rivayetler oldukça açık ve hükümler kesindir.
Abdullah ibn Abbas r.a. rivayet ediyor: Allah Rasulü yüzü dağlanmış bir eşek gördü ve “Allah bunu dağlayan kimseye lanet etsin” buyurdu. (Buharî).
Abdullah ibn Ömer r.a. rivayet ediyor: Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurdu: “Bir kediye işkence edip öldüren kadına azap olundu ve bu yüzden cehenneme girdi. O, kediyi hapsettiği zaman ona hiçbir şey yedirmemiş, içirmemiş ve yeryüzünde bulduğu haşereleri yemesine bile izin vermemişti.” (Buharî)
Yine Allah Rasulü s.a.v. kuşu hedef yapıp ok atanları, hayvanları eziyet ederek öldürenleri, karıncaları yakanları bunlardan men etmiştir.
Devran zulümle dönmez
Büyük günahlar içinde insanları en çok felakete sürükleyeni zulümdür. Zira Allah Tealâ kendisine karşı yapılan isyanı affedebileceğini, kul hakkını ise helal ettirip gelmemizi buyuruyor. Allah Rasulü s.a.v.’in şu uyarısı meselenin ciddiyetini de göstermektedir. Efendimiz buyuruyor:
“Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü o bir ateş kıvılcımı gibi semaya yükselir.” (Hâkim, Camiü’s-Sağîr)
Güçlü ya da zayıf, hemen herkes zulme maruz kalmakla birlikte, genelde kimsesiz, sahipsiz, biçare kimseler zulme uğruyor. Zulmün onlar üzerindeki tesiri daha can acıtıcı oluyor. Allah Tealâ zalimlerini sevmediğini, (Bakara, 57) zalim bir toplumu hidayete erdirmeyeceğini, (Bakara, 258) kıyamet gününde onların yar ve yardımcısının olmayacağını (Âl-i İmrân) açıkça buyurmuştur. Bir müslümanın temel karakteri ve hedefi daima adalet üzere olmaktır. Adalet işlerin maddi ve manevi olarak yolunda gitmesini sağlayan tek unsurdur. Zulüm geçici bir sistem kurabilir fakat asla devamlı olmaz. Zulmün yaygın olduğu bir ortamda her çeşit fitne ve fesat da yaygın olur. Haksızlıklar artar, rüşvet çoğalır, hırsızlık yaygınlaşır, hukuk sistemi doğru işlemez. Hukuk işlemediği için insanlar gayrı meşru yollara yönelirler. Aslında İslâm’ın zulüm konusunda gösterdiği hassasiyet de işte bu noktada önem kazanır. Zira müslüman kişi hayatı bir bütün olarak düşünür ve en küçüğünden en büyüğüne zulmün her türlüsünden sakınır.
Daima mazlumun yanında
Müslüman zulmetmeyeceği gibi, zulme engel olmayı da kendi onuru sayar, zulme uğrayana sahip çıkar. İnsanların zulme uğradığı bir ortamda imkanı varken zulme karşı çıkmayan kimse zulme ortak olmuş sayılır. Müslüman doğruyu söylemekten geri durmaz, hak olanı savunmaktan çekinmez. Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. bir gün buyurdu ki:
– Kardeşine zalimken de mazlum iken de yardım et.
Sahabiler:
– Ya Rasulallah, mazlum kişiye yardım edebiliriz. Fakat zalime nasıl yardım ederiz, diye sordular. Buyurdu ki:
-Onu zulümden alıkoyarsın, bu da ona yardımdır.” (Buhârî)
Allah Rasulü s.a.v.’in bir sefer esnasında yaptığı şu konuşmayla bitirelim:
“Zandan, sebepsiz ithamda bulunmaktan sakınınız. Çünkü zan sözlerin en yalanıdır. Birbirlerinizin ayıplarını görmeye ve duymaya çalışmayınız. Karşılıklı çekişmeyiniz. Birbirinize haset etmeyiniz. Buğz etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz. Allah kullarına nasıl emretmişse öyle kardeş olunuz.
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu hor görmez.
Takva, (kalbine işaret ederek) işte buradadır. Takva işte buradadır.
Kişiye şer olarak müslüman kardeşini hor görmesi yeter. Her müslümanın diğer müslümana karşı ırzı ve malı haramdır. Muhakkak Allah sizin şeklinize ve bedenlerinize bakmaz. Bilakis kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Buharî; Müslim)
CÂHILIYYE DÖNEMI
14 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Dini Konular
Bilgisizlik, gerçegi tanimama. Islâm, tam bir aydinlik ve bilgi devri oldugu için, Arabistan’da Islâmiyet’in yayilmasindan önceki devre, daha dar anlami ile Hz. Isa’dan sonra peygamberimizin gelmesine kadar geçen zamana “cahiliyye” devri adi verilmistir.
Cahiliyye, insanin Allah’i geregi gibi tanimamasi, ona kulluk etmekten uzaklasmasi, onun ilâhî hükümlerine degil de kisinin kendi hevâ ve hevesine uymasi, insanlarin koydugu emir ve yasaklara, siyasî sistem ve düsüncelere inanmasidir. Kur’an-i Kerîm’de: “Onlar hâlâ Cahiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Gerçegi bilen bir millet için Allah’dan daha iyi hüküm veren kim var?” (el-Mâide, 5/50) buyurulur. Islâm’in hakim olmadigi ortamlar Cahiliyye çaglaridir. Çünkü ilâhî bilginin kaynagindan yoksun olan ortamlardir. Islâm’in gelisinden önceki dönemde yasayan müsrikler Allah’a isyan etmis onun hükümlerine sirt çevirmis bir toplum olarak son derece ilkel ve cahil hayat sürüyorlardi. Cahiliyye Araplari’nin sürdügü hayattan ve içinde yasadiklari ortamdan bazi örnekleri söyle siralamak mümkündür:
Putlara Taparlardi
Cahiliyye insanlari Allah’in varligini kabul etmekle beraber putlara taparlardi. Onlar putlarinin Allah katinda kendilerine sefaatçi olacaklarina inanirlar ve: Biz onlara ancak bizi daha çok Allah’a yaklastirsinlar diye ibadet ediyoruz” (ez-Zümer, 39/3) derlerdi.
Icki Icerlerdi
Sarap içmek adeti çok yaygindi. Sairleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki siirleri edebiyatlarinin büyük bir kismini teskil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)’in bildirdigine göre Islâm’da içki, Mâide Suresi’nin doksan ve doksanbirinci ayetleriyle kesin olarak haram kilinmis, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bagirttirarak bunu ilân ettiginde Medine sokaklarinda sel gibi içki akmistir (Müslim, Esribe, 3)
Kumar Oynarlardi
Cahiliyye çaginda kumar da çok yaygindi. Cahiliyye Araplari kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katilmamak ayip sayilirdi. Onlarin sairlerinden biri karisina söyle vasiyette bulunur:
“Ben ölürsem, sen, aciz ve konusma bilmeyen, iki yüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme.”
Tefecilik Yaparlardi
Tefecilik almis yürümüstü. Para ve benzeri seyleri birbirlerine borç verirler; kat kat faiz alirlardi. Borç veren kimse, borcun vadesi bitince borçluya gelir: “Borcunu ödeyecek misin, yoksa onu artirayim mi?” derdi. Onun da ödeme imkâni varsa öder, yoksa ikinci sene için iki katina, üçüncü sene için dört kat ina çikarir ve artirma islemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve faizin her çesidini haram kilan Allah, özellikle Araplar’in bu kötü âdetlerine dikkati çekerek “-Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin.” (Âli Imrân,3/130) buyurmustur.
Faiz Oranlari Cok Büyüktü
Faizcilik Araplar arasinda o kadar yerlesmisti ki ticaretle onun arasini ayiramiyorlar; “Faiz de tipki alis-veris gibi” diyorlardi. Bunun üzerine inen ayette: “Allah alis-verisi helâl, faizi ise haram kilmistir. ” (el-Bakarâ, 2/275) buyrulmustur.
Fuhus Cok Büyük Orandaydi
Cahiliyye Araplar’i arasinda fuhus da nadir seylerden degildi. Cariyelerini zorla fuhusa sürükleyenler vardi. Kur’an-i Kerîm’de bu hususa isaretle: “Iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhsa zorlamayin. ” (en-Nûr, 24/33) buyurulur.
Kocanin birkaç metresi oldugu gibi, kadinin da baskalariyla iliskide bulunmasi, bazi çevrelerce nefretle karsilanmayan bir davranisti. Fuhusla ilgili Cahiliyye Araplarinin su adetlerini zikredebiliriz:
Kadin âdetinden temizlendikten sonra kocasi ona “su adama git ve ondan hamile kal” derdi. Kadin istenilen adamla beraber olduktan sonra kocasi hamileligi belli oluncaya kadar ona yaklasmazdi. Sonra yaklasabilirdi. Bu, iyi bir çocuga sahip olmak için yapilirdi.
Sayilari üç ila on arasinda degisen bir grup erkek kadinin evine girerek, sirasiyla hepsi de onunla cinsi münasebette bulunurdu. Kadin hamile kalip da dogum yaparsa dogumdan bir kaç gün sonra bu erkekleri çagirir, erkekler de zorunlu olarak bu davete istirak ederlerdi. Sonra onlara: “Olanlari biliyo rsunuz, dogum yaptim” içlerinden birine isaret ederek “çocugun babasi sensin” derdi. O da bundan kaçinamazdi.
Bazi fuhus yapan kadinlar da taninmalari için kapilarina bayrak asarlardi. Bu tür kadinlardan biri dogum yaptigi zaman teshis heyeti toplanip çocugun kime ait oldugunu tespit ederdi. O da çocugun babasi oldugunu kabul etmek zorunda kalirdi. (Buhârî, Nikah, 36)
Kadina deger verilmez, hak ve hukuku taninmaz, adeta bir esya gibi telakki edilip miras alinirdi. Biri ölüp karisi dul kalinca ölenin varislerinden gözü açik biri hemen elbisesini kadinin üzerine atardi. Kadin daha önce kaçip bu halden kurtulamazsa artik onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak onunla evlenir, dilerse onu bir baskasiyla evlendirerek mihrini almaya hak kazanir ve kadina bundan birs ey vermezdi. Dilerse, kocasindan kendisine kalan mirasi elinden almak için onu evlenmekten menederdi. Bunun üzerine inen ayette: “Ey inananlar! Kadinlara zorla mirasci olmaya kalkmaniz size helâl degildir. ” (en-Nisâ, 4/19) buyurulmustur. (Sevkânî, Fethu’l-Kadir, I, 440).
Yiyeceklerin bazisi yalniz erkeklere ait olup kadinlara yasak ediliyordu. “Onlar: Bu hayvanlarin karinlarinda olan yavrular yalniz erkeklerimize mahsus olup, eslerimize yasaktir. Ölü dogacak olursa hepsi ona ortak olur” dediler (En’âm, 6/139)
Kizlari Diri Diri Topraga Gömerlerdi
Cahiliyye Araplari’nin kötü adetlerinden biri de kiz çocuklarini diri diri topraga gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarini korumak veya ar telakki ettikleri için, bazilari da sakat ve çirkin olarak dogduklarindan yapiyorlardi. Kur’an-i Kerîm’de su ayetlerde buna isaret edilir: “Onlardan birine Rahman olan Allah’a isnat ettikleri bir kiz evlâd müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi. ” (ez-Zuhruf, 43/17), ” Diri diri topraga gömülen kiz çocugunun hangi suç la öldürüldügü soruldugu zaman… ” (Tekvir, 81/8-9), “Ortak kostuklari Seyler müsriklerden çoguna çocuklarini öldürmeyi süslü gösterirdi. “(el-En’âm, 6/137)
Ekin ve hayvanlarini iki kisma ayiriyor bir kismini Allah’in böyle emrettigini sanarak Allah’a veriyor ve bir kismini da Allah’a es kostuklari putlarina ayiriyorlardi. Onlar bu batil inanç ve adetlerinde biraz daha ileri giderek Allah’in payina düseni aliyorlar, onu es kostuklari putlarin payina ekliyorlardi. Ama putlarinin payindan alip öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu. “Allah’in yarattigi ekin ve hayvanlardan O’na pay ayirdilar ve kendi iddialarina göre: “Bu Allah’indir, Su da ortak kostuklarimizindir” dediler. Ortaklari için ayirdiklari Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayirdiklari ortaklar i için verilirdi. Bu hükümleri ne kötüydü!” (el-En’âm, 6/136).
Bir kisim hayvanlarla ekinlerin bazisini dilediklerinden baskasina yasakliyorlardi. Ayrica bir kisim hayvanlara binerken ve keserken Allah’in adinin anilmasina engel oluyorlardi. (el-En’âm, 6/138).
Bunun disinda hayvanlarla ilgili su adetleri de vardi:
Deve bes batin dogurup besincisinde erkek dogurursa kulagini çentip serbest birakirlardi. Artik ona binmeyi ve sütünü sagmayi haram kabul ederlerdi. Buna “Bahîra”* derlerdi.
Saibe*; dilegi yerine gelen kimsenin putlara adadigi deve idi. Buna da binilmez ve sütü sagilmazdi.
Vasîle*; koyun disi dogurursa kendileri için; erkek dogurursa putlari için olurdu. Sayet biri erkek, biri disi olmak üzere ikiz dogurursa, disinin hatiri için erkegi de kesmezler ve buna “Vasîle” derlerdi.
Hâm* ; bir erkek devenin soyundan on döl alinirsa onun sirti haram sayilir, su ve otlakta serbest birakilirdi. Kimse ona dokunmazdi.
Bütün bunlardan baska müsrikler atalarindan devraldiklari birtakim adetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta bunlarin bazilarinin, kendilerini Allah (c.c.)’a daha çok yaklastirdiklarini ileri sürüyorlardi.
Ibn Ishak sunlari aktariyor: “Kureys, ya Fil olayindan evvel veya daha sonra meydana geldigini tahmin ettigim bir bid’at ortaya çikardi ki, tarihte (Hums) diye anilip, asalet-i diniye iddiasindan ibarettir.” Bunlar: “Biz, Ibrahim’in evladiyiz, ehl-i Harem biziz, Beyt’in sahibiyiz, Mekke’nin de sâkini bulunuyoruz. Arap kabilelerinden hiçbir kabîle, bizim sahip oldugumuz bu se ref ve itibara sahip degildir. Binaenaleyh biz, bu müstesna mevkiimizin seref ve itibarini korumaliyiz. Bundan sonra Harem haricinde hiçbir seye tazim etmeyip bütün ihtiramatimizi Harem dahilinde hasretmeliyiz. Meselâ, Arafat’ta halk ile bir sirada, yan yana, omuz omuza durup vakfe etmek, sonra halk ile geri dönüp gelmek bizim kadrimizi tenzil eder” diyorlardi.
Ibn Ishâk devamla: “Kureysliler bu asalet fikrini ortaya koydu ve uygulamaya da basladi. Arafat’a çikmayi, Arafat’tan ifazâyi terk ettiler. Herkes Arafat’ta vakfe ederken, bunlar Müzdelife’ye giderler, orada dururlardi. Ve “Biz ehlullahiz, Harem-i Serif’in hâdimleriyiz” diyerek, digerleriyle esitligi kabul etmezlerdi. Fakat bunlar, Arafat’ta vakfe etmenin Ibrahim (a.s.)’in dini muktezasi oldugunu bili yorlardi. Kinâne ile Hüzâaogulari da bu hususta Kureys’e iltihak etmislerdi.
Bunlar hac için, umre için gelen bedevîlere müdahaleye kadar ileri gitmislerdir. Harem hâricinden gelen herkesin, Beyt’in ilk tavafi Siyab-i Hums ile tavaf etmelerini kararlastirdilar ve uyguladilar. Bu kararin neticelerinden biri: Kim ki adi bir elbise ile gelip tavaf ederse, tavaftan sonra o elbiseyi çikarip atmasi zarûrî idi.
Bu kararlarin ikinci neticesi ise; asilzadelere mahsus bir elbisesi olmayan bedevî erkeklerin çiplak; kadinlarin da yalniz önü yirtmaçli kisa iç gömlegi ile tavafa mecbur edilmesidir.
Bu ve bunun gibi pek çok âdetler yürürlükte idi. Rasûlullah (s.a.s)’a iletilinceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam etti. Daha sonra da A’râf suresinin 26, 27, 28, 31 ve 32. ayetlerinde, çiplak tavaf ile birlikte diger bid’atler de yasaklanmistir.
Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivayete göre, Ebû Bekr es-Siddik (r.a.) Vedâ Hacc’indan (bir sene) evvel, Hz. peygamber tarafindan Hac Emîri* olarak (Mekke’ye) gönderildiginde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre’yi Kurban Bayrami’nin ilk günü Mina’da büyük bir cemaat içinde halka (su iki maddeyi) ilâna memur kilmistir. (Ebu Hüreyre): “Ey Nas! Iyi biliniz, bu yildan sonra müsriklerin haccetmeleri, çiplaklarin da Kâbe’yi tavaf etmeleri yasaktir” demistir. (Sahîh-i Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI,13) Fakat onlar bunu kabule yanasmamislar, atalarini körükörüne taklide çalismislardir. “Onlara: Allah’in indirdigine ve peygambere gelin dendigi zaman: Atalarimizi üzerinde buldugumuz sey bize yeter’ derler. Alalari bir sey bilmeyen ve dogru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mi?” (el-Mâide, 5/104). Islâm, topluma hakim olunca bütün bu cahilî sistemin ilkel davranislarini tamamen yasaklamistir” (el-Mâide, 5/103).
Bütün bunlara baktigimizda, Cahiliyye’nin bir inanma biçimi oldugunu görüyoruz. Cahiliyye; bir seyi gerçegi disinda bilmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre Cahiliyye; insanin ve toplumun Islâm öncesi ve Islâm disi bir yasayis biçimiyle yasamasi demektir.Dogru yolun ziddi, ilmin aksi olan, eskiyen ve degisken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayislara göre kurulan her türlü Islâm disi rejimler; cahilî sistemler ve hükümlerdir.
Kaynak: Islam tarihi
abdul kadir geylaniden islami sohbet 2
13 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Dini Konular
ABDÜLKADİR GEYLÂNİ HAZRETLERİ’NDEN ÖĞÜTLER
Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin.
Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar.
Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın.
Önce temeli at sonra üzerine binayı çık.
Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt.
Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.
***
Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap.
Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur.
O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır.
Eğer bir kötülüğü nefsin için,
halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun.
Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.
***
İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu.
Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası.
Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya.
Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte.
En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de
ahiret azığını toplamakta acele et…
Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz.
Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız.
Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.
***
Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını…
Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun.
Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin?
Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın?
Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır.
Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak…
Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz.
Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz.
Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?…
Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?…
İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok… Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı?
Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir.
Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli.
Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.
Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım.
Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek?
O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur.
İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım,
O’nun eteğini bırakmayalım.
Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın.
Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır.
Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır.
O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır.
Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.
Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla.
Bu duygu sana yeter.
“ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir.
Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder.
Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır.
Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.
Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez.
Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir.
Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma.
Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin.
Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum.
Ayık ol, sonra felaket büyük olur.
HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme,
insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama.
Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun,
en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu?
Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?
Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur.
Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.
YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez,
bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez.
Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez.
Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar.
Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma.
Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.
Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş?
Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin.
Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su…
Sonrası ne olacak malum…Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık.
Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı?
Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin.
Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın.
Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz,
sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı?
Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa…
Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,”
buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez.
Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.
Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman?
Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu?
O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu?
O’nu HAK tarafına çağırman nerede?
Bunların hiçbiri sende yok.
Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek.
Aklını başına al.
Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut.
Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz.
Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin?
Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap…
Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur?
Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur.
Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu.
Sana yakışır mı bu düşünceler?
Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba?
Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda.
Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak.
Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun.
Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun.
Ama yakında elinden alacaklar.
Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti.
Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin.
Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir.
Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.
Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi.
O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim?
Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun.
Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler.
Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır.
Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır,
sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar.
Çağırsan yardımına koşan olmaz.
Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman,
O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.
Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma.
Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH.
Bunlar seni RABBİNE ulaştırır.
Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun.
Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun.
Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.
Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın
ama çok geç…
Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı,
ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz.
Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.
Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan;
varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi;
ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla…
Zalimin Hasmı Bizzat Allah’tır
11 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Dini Konular
Erzurum’un büyük velîsi İbrahim Hakkı (ks) hazretlerini çocukken İsmail Fakirullah (ks) Hazretlerine teslim ederler. Iyi bir terbiye Alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakirullah Hazretlerinin yanında geçiren İbrahim Hakkı hazretleri, bir gün eline aldığı bir testiyle çeşmeye gider, doldururken oraya gelen bir atlı:
-Çekil bakayım önümden be çocuk! diye İbrahim Hakkı hazretlerini azarlayarak atını çeşmeye sürer. O da testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, onu bir köşeye sıkıştırır. Testisini bırakıp kendisini kurtarmak zorunda kalır İbrahim Hakkı hazretleri … Da üzerine Basıp testiyi kırar at Bu esnada. Ağlayarak hocasının huzuruna gelir ve:
-Çeşmeden su Alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü. Kendimi Kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı havliyle miyim! der. Hocası sorar:
-Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?
-Hayır, der, hiçbir şey söylemedim.
-Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle, der.
İbrahim Hakkı hazretleri gider, çeşmenin başında atını Timar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da:
-Benim testimi niye kırdın zalim adam?! diyemez.
Dönüp geldiğinde Hocası Fakirullah hazretleri sorar:
-Ona bir şeyler söyleyebildin mi?
-Söyleyemedim efendim; niyetlendim, lakin bir türlü dilimi çevirip de ağır bir söz sarf edemedim! Hocası bağırır:
-Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, mukabele et! Yoksa sonu felaket! ..
İbrahim Hakkı hazretleri bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran adamı, kendi atı, attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna yuvarlamış, oluşu yatmaktadır! Koşarak gelip, Hocası İsmail Fakirullah Hazretlerine bu vahim vaziyeti anlatır. Hocası bu hâle üzülür:
-Vah vah! Bir testiye bir adam! Buna üzüldüm doğrusu! der. Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söyleyince, büyük veli şöyle îzah eder: ‘O atlı adam, İbrahim Hakkı’ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zâlimi Allah’a havale etti. Allah Teâlâ’nın da gayretine dokunup zâlimi cezâlandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona bir şeyler söyleseydi, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim, büsbütün mazlum oldu. Bense ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım! ”
Adet (Hayız) Nedir?
11 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Dini Konular
Kadının rahiminden belli günlerde kan gelmesi, doğum veya hastalık söz konusu olmaksızın, belli yaşlardaki kadının rahminden belli günlerde gelen kanı ifade eden bir fıkıh terimidir.
Âdet görme, yani hayız, kadını erkekten ayıran özelliklerden birisidir. O, anormal ve çirkin bir olay değil, normal ve kadının yaratılışının gereği olan doğal bir olaydır.
İslâm’ın çıkış sırasında câhiliye devri Arapları âdetli kadına arkadan, Hıristiyanlar önden ilişkide bulunurlardı.
Yahudiler ve Mecusîler ise, böyle bir kadından uzak durular, hatta temizlendikten sonra da bir hafta süreyle onlarla bir arada kalmazlar, birlikte yiyip, içmezlerdi.
Tevbe et hemen!
09 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Dini Konular
Tevbe et hemen!
Hiç gönül yıkma!
Kendini yakma!
Dilden bırakma!
Tevbe et hemen!
Arayan bulur,
Çok murat alır,
Ne güzel olur,
Tevbe et hemen!
Göster azimet!
Tevbe ganimet,
Ne büyük nimet,
Tevbe et hemen!
İstersen Cennet,
Ol Ehl-i sünnet!
Getirme cinnet!
Tevbe et hemen!
Etme suizan!
Düzelsin iman!
Her yerde her an,
Tevbe et hemen!
Yuvadan gitme!
Halkı incitme!
Hakkı reddetme!
Tevbe et hemen!
Bundadır felah,
Bırakmaz günah,
Demeden eyvah,
Tevbe et hemen!
Tasavvuf yolu,
Müjdeler dolu,
Gel Hakk’ın kulu!
Tevbe et hemen!
Haktan ayrılma!
Kızıp darılma!
Boşa yorulma!
Tevbe et hemen!
Densin vefakâr!
Gel, ol tevbekâr!
Ölme günahkâr!
Tevbe et hemen!
Tevbe zırhı tak!
Kalbin olur pak,
Hoca, muhakkak,
Tevbe et hemen!
Mevlid gecesi
09 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Dini Konular
Sual: Mevlid nedir, bid’at midir?
CEVAP
Mevlid, doğum zamanı demektir. Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Peygamber efendimizin doğum günü, bütün Müslümanların bayramıdır.
Resulullah dünyaya gelince, amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe, (Kardeşin Abdullah’ın oğlu oldu) diyerek kendisine müjde getirince, sevinmişti. (Ona süt vermek şartıyla, seni azat ettim) demişti. Bunun için, Ebu Leheb’in, her mevlid
gecesinde, azabı biraz hafifler. Mevlid gecesi sevinen, o geceye kıymet veren müminler pek çok sevab kazanır. Hafız Muhammed ibni Cezeri Şafii diyor ki: (Ebu Leheb’e rüyada hali sorulduğunda, çok azap çekiyorum. Ancak, Resulullahın dünyaya gelişini müjdeleyen cariyemi sevincimden azat ettiğim için, her yıl, Rebiul-evvel ayının 12. geceleri, azabım hafifliyor) dedi. Ebu Leheb gibi azgın bir kâfirin azabı hafifleyince, O yüce Peygamberin ümmetinden olan bir mümin, Onun doğduğu gece sevinir, malını uygun yerlere dağıtır, ziyafet verir, böylece, Peygamberine olan sevgisini gösterirse, Allahü teâlâ onu Cennetine sokar. (M. Nasihat)
Resulullah efendimiz, mevlid gecelerinde Eshab-ı kirama ziyafet verir, dünyayı teşrifindeki ve çocukluk zamanındaki şeyleri anlatırdı. Hazret-i Ebu Bekir de, halifeyken, Eshab-ı kiramı toplar, Resulullah efendimizin doğumundaki olağanüstü hâlleri konuşurlardı. Bu gece, Resulullahın doğum zamanında görülen hâlleri, mucizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Bugün veya ertesi gün oruç tutmakta mahzur yoktur. Tutmak iyi olur, sevab olur. İslam âlimleri mevlid gecesine çok önem vermişlerdir. Hazret-i Mevlana, (Mevlid okunan yerden belalar gider) buyurmuştur. Mevlid gecesi, Kadir gecesinden sonra en kıymetli gecedir. Hatta Mevlid gecesi Kadir gecesinden de kıymetlidir diyen âlimler de vardır.
El-mukni, el-miyar ve Tenvir-ül-kulub kitaplarında Mevlid gecesinin Kadir gecesinden kıymetli olduğu bildiriliyor. (Ed-dürer-ül-mesun)
(Allah, bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsan ederse, Resulullahı övsün, düşmanlarını kötülesin) hadis-i şerifine uyularak, asırlardır mevlid kitapları yazılmış ve okunmuştur. Resulullah efendimizi öven çeşitli mevlid kasideleri vardır. Meşhur olan ve Türkiye’de her zaman okunan Mevlid kasidesini Süleyman Çelebi, 15. asırda yazmıştır. Bunların asr-ı saadetten sonra yazılması, bid’at olmasını gerektirmez. Çünkü Resulullahı övmek ibadettir. Her zaman Onu övücü kasideler, yazılar yazılabilir. Onları da okumak bid’at değil, sevap olur. Mevlid-i şerif okumak, Resulullahın dünyaya gelişini, miracını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlamak, Onu övmek demektir. Her müminin, imanı gereği Resulullahı çok sevmesi gerekir. Çok sevmek kâmil müminin alametidir. Buhari’deki hadis-i şerifte, (Beni ana baba, evlat ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz) buyuruldu. Mevlid okumak değil, mevlidde dine aykırı şeyler yapmak günahtır.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.) [Deylemi] (Resulullahı seven de onu çok anar.)
(Peygamberleri anmak, hatırlamak ibadettir.) [Deylemi] (Bu ibadeti, şiir olarak söylemek daha tesirli olur. Resulullah efendimizin şairleri, camide, Resulullahı öven ve kâfirleri kahreden şiirler okurlardı.)
Bunlardan Hassan bin Sabit hazretlerinin şiirlerini çok beğenirdi. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, mescide bu şair için bir minber koydurdu. Hassan bin Sabit hazretleri minbere çıkar, düşmanları kötüler, Resulullahı överdi. Resulullah efendimiz de buyurdu ki:
(Hassanın sözleri, düşmanlara ok yarasından daha tesirlidir.) [M. Nasihat]
Bu husustaki hadis-i şeriflerden ikisi de şöyle:
(Allahü teâlâ, Resulünü övmek ve müdafaa etmek hususunda Hassanı, Ruh-ül-kuds [Cebrail aleyhisselam] ile takviye etmektedir.) [Buhari]
Peygamber efendimiz, şairin söylediği şiiri beğenip (Dişlerin dökülmesin) diye dua etmiştir. (Hakim)
Şiir hakkında hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyle:
(Şiir, öyle bir sözdür ki, güzeli daha güzel, çirkini daha çirkindir.) [Buhari]
(Büyüleyici sözler gibi, hikmetli şiirler de vardır.) [Ebu Davud]
(Bazı şiirler elbette apaçık bir hikmettir.) [Buhari]
Vehhabiler, mezhepsizler, Resulullah efendimizi öven ve ondan şefaat isteyen Müslümanlara müşrik damgasını basıyorlar. Bunu açıkça söyleyemedikleri için, mevlide bid’at diyorlar. Resulullahı övmek bid’at olmaz. Bu övgüden ancak, Allah’ı ve Resulünü sevmeyen rahatsız olur; çünkü Allahü teâlâ Onu övmektedir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]
(Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe 28]
(Senin için bitmeyen, sonsuz ecir vardır. Elbette sen, en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 3-4]
Rabbin sana [çok nimet] verecek, sen de razı olacaksın!) [Duha 5]
(Allah ve melekleri, Nebiye salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin.) [Ahzab 56]
Erkek kadın karışık olmadan, çalgı ve başka haram karıştırmadan, Allah rızası için mevlid okumak, salevat-ı şerife getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, Mevlid gecesinin şükrünü yerine getirmek müstehabdır. (Nimet-ül kübrâ, Hadika, M. Nasihat)
Doğum gününe önem vermeyi hıristiyanlar, müslümanlardan öğrenip almışlardır.
Mevlid okumanın kıymetli bir ibadet olduğunu bildirmek için İslam âlimleri çeşitli dillerde kitaplar yazmışlardır. Bunlardan on tanesi, Keşf-üz-zünunda bildirilmektedir.
İbni Hacer-i Hiytemi hazretlerinin En-Nimet-ül-kübra isimli mevlid kitabı ile imam-ı Süyuti hazretlerinin Erreddü ala men enkere kıraetel mevlid-in-Nebi kitabı meşhurdur.
Resulullah efendimizi çok övmek, mahlûkların en üstünde olduğunu söylemek, Allahü teâlânın, sevgili Peygamberine verdiği üstünlükleri saymak ve Ondan şefaat istemek, büyük ibadettir. Buna karşı koymak, koyu bir cahillik, pek çirkin bir inattır. Resulullahı övmek, anmak lazım geldiğine delil olarak, Ahzab suresinin (Allah ve melekleri, Nebiye salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin) mealindeki 56.âyet-i kerimesi yetmez mi?
İslam âlimleri buyuruyor ki:
Mevlid gecelerinde toplanarak, mevlid kasidesi okumak, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehaptır. Salihlere elbise ve benzeri hediye vermek, bu geceye hürmet etmek olur. Bunları Allah rızası için yapmak çok sevap olur. (İbni Battal maliki)
Mevlid cemiyetinde, salihleri toplayıp, salevat okumak, fakirleri doyurmak, her zaman sevaptır. Fakat, bunlara çalgı gibi haram karıştırmak büyük günah olur. (Allame Zahirüddin bin Cafer)
Mevlid cemiyetinde, sadaka, hediye vermek, neşe ve sevinç göstermek, haram karıştırmadan mevlid kasidesi okutmak çok sevap olur. (Allame Nasirüddin)
Haram şeyler karıştırmadan mevlid cemiyeti yapmak müstehaptır. (S.ibni Mace şerhi)
Pazarlık etmeden, sırf Allah rızası için hatim veya mevlid okuyan hafızın, okutanın verdiği hediyeyi alması caiz olur. Kur’an okuyup hediye almayı meslek haline getirmemelidir! Zira âdet haline gelen hediye, şart edilen ücret gibidir. (Dürr-ül muhtar)
Ücretle okunan Kur’andan ölüye sevap hasıl olmaz. (Hidaye)
Sual: Mevliddeki (Habibim sana aşık olmuşam) ifadesi caiz mi?
CEVAP
Evet. Şimdi nefsin şehvani arzularına aşk deniyor. Dinde ise, fazla sevgiye denir.
Sual: Kadın kadına mevlid okur mu?
CEVAP
Evet. Erkekler duyarsa caiz değildir.
Sual: Mevlidde (Doğdu ol saatte…) denirken ayağa kalkılır mı?
CEVAP
Mahzuru olmaz.
Sual: Yılbaşı gecesi, toplanıp mevlid okumak uygun mu?
CEVAP
Uygun değil. Bu gecede de, her gece ne yapılıyorsa aynı şeyler yapmalı, farklı bir şey yapmamalı.
Sual: Mevlid münasebetiyle Peygamber aşırı övüldü. “O da bir beşer [insan] idi, Kur’anı getirmekle görevi bitti. Aşırı övmek şirk değil mi?
CEVAP
O, ilah değildi, elbette beşer idi, ama “Seyyid-ül-beşer” idi, bütün insanların efendisi idi. Hiç kimse Onu Allahü teâlânın övdüğü kadar övemez. Bu övgüden de ancak başka dinde olan rahatsız olur.
Hatırlatma: Bazı Hıristiyan fırkaları, doğum günü kutlamazlar. Doğum günü kutlamasına yaratıklara tapınmak derler. Selefiyeciler de doğum günü olan mevlidi bid’at sayar, Peygambere tapmak derler. Bunların, Hıristiyanlarla bu benzer inanışlarında bir sebep olması gerekir.
Sual: İslamiyet’im emretmediği bir şeyi ibadet olarak, sevab kazanmak niyetiyle yapmak bid’at olduğunu göre, mevlid okumak bid’at değil midir?
CEVAP
Hadis-i şerifte, (Beni övmek ibadettir) buyuruluyor. Resulullahı övmek, bid’at değil ibadettir. Mevlid kandilinde, Peygamber efendimizin doğum zamanlarında görülen halleri, mucizeleri okumak, dinlemek çok sevabdır. Kendisi de anlatırdı. Eshab-ı kiram da bir yere toplanıp, okurlar ve birbirlerine anlatırlardı.
Mevlid okunurken bid’atler işlenmesi, mevlidi ibadet olmaktan çıkarmaz. Bugünkü şekliyle yapılan Mevlid cemiyetlerinin çoğu bid’attir. Kadın erkek karışık oluyor, hatta teganni yapılıyor. Mevlide Kur’an-ı kerimden daha çok öncelik tanınabiliyor. Çalgı eşliğinde okuyanlar da var. Bunları ibadet olarak görmek yanlıştır. Bu yanlışlara bid’at denecek yerde, mevlidin aslına bid’at demek yanlış olur.
Nitekim devir-iskat işine de bid’at diyenler oluyor. Bugünkü yapılış şekli uygun değil diye, devir-iskat yapmaya bid’at denemez.
Mevlide bid’at diyenler, (Bugünkü mevlidlere çok bid’at karıştırılıyor) deseler doğru olur, ama Vehhabiler işin aslını inkâr ediyorlar. Peygamber efendimizin övülmesine tahammül edemiyorlar.
Efendimiz doğduğu gün
Putlar devrildi yüz üstü
Efendimiz doğduğu gün
Yıkıldı tağutun büstü
Efendimiz doğduğu gün
Hemen secdeye eğildi
Ben peygamberim dedi
Sünnet edilmiş görüldü
Efendimiz doğduğu gün
Kâinat nur ile doldu
Şeytanlar sararıp soldu
Çok garip olaylar oldu
Efendimiz doğduğu gün
Kurumuştu Save gölü
Bin yıl yanan ateş söndü
Kâfirler şaşkına döndü
Efendimiz doğduğu gün
Büyücüler âciz kaldı
Sihrini yapamaz oldu
Kisra’nın köşkü yıkıldı
Efendimiz doğduğu gün
Ölen babanın yerine hac
09 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Dini Konular
Ölen babanın yerine hac
Sual: Ölen babamın yerine hacca gitmek istiyorum. Ne yapmam lazımdır?
CEVAP
Vekaleten hacca gidecek kimsenin daha önce haccetmiş olması yahut zengin birisi olması tercih edilmelidir! Vekil olarak hacca gidecek kimse fakir ise, daha önce de hacca gitmemişse, kendi için de, başka bir yıl hac yapması farz olur.
Vekilin, ihrama girerken, emreden kimse için, kalb ile niyet etmesi şarttır. Hac borcu olan kimsenin, öldükten sonra kendi için hac yapacak vekilin adını bildirerek vasi olan kimseye emir vermesi lazımdır. Meyyit veya meyyitin vasi yaptığı yabancı
kimse, vârislerden birini, diğer vârisler izin vermedikçe, vekil yapamaz.
Bir kimse izin vermeden, başkasının, bunun yerine hacca gönderilmesi caiz değildir. Yalnız vâris, ölen akrabası, vasiyet etmemiş, yani hac parası ayırmamış ise, kendine miras kalan para ile, onun yerine hacca gidebilir veya başkasını gönderebilir. Böylece ana-babasını hac borcundan kurtarmış olur. Kendine de, farz olmuş ise, kendi için, ayrıca gitmesi lazımdır. Onları borçtan kurtarması, kendine çok sevap kazandırır.
Sual: Ölmüş veya sağ olan bir kimsenin yerine farz olan hacca gitmek caiz midir? Mesela bir kimse, bu yıl dayısının, öteki yıl amcasının yerine gidiyor. Onlar, hac borcundan kurtuluyor mu?
CEVAP
Namaz, oruç gibi beden ile yapılan ibadetler başkası yerine yapılamaz. Herkesin kendi yapması lazımdır. Vekaletle yaptırılamaz. Zekat gibi yalnız mal ile yapılan ibadetleri, onun izni ve malı ile başkasının yapması caiz olur. Hac, hem beden, hem mal ile yapılır. Bir kimse, hayatta iken, bir özrü de yok iken onun yerine başkası hac yapamaz. Devamlı özrü olan, kendi yerine başkasını hacca gönderebilir. İzinsiz vekil olup haccedenin haccı kendine olur. Sevabını vekil olduğu kimseye bağışlayabilir. Fakat bağışladığı kimse, hac borcundan kurtulamaz.
Kadınların camiye gitmesi
09 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Dini Konular
Sual: Sitede, kadınların cemaatle namaz kılmak için camiye gitmesinin uygun olmadığını İbni Âbidin’den alarak bildiriyorsunuz. Başka kitaplarda da bu husus var mıdır?
CEVAP
Vardır. Mesela Fetava-i Hindiyye’de deniyor ki:
Kadınların cemaate gelmeleri mekruhtur. Ancak, (Yaşlı kadınların, sabah, akşam ve yatsı namazına gelmeleri caizdir) diye fetva verilmişse de, zamanımızda fesadın meydana çıkmış olmasından dolayı, kadınların, artık bütün namazlara gelmeleri
mekruhtur. Tebyin’de de böyle bildirilmiştir. (İmamlık bahsi)
Hayzı kesilen kadın
Sual: Hayzlı bir kadının, kuşluk vaktinde hayzı kesilse, imsak vaktinden sonra da orucu bozacak bir şey yapmamışsa, bir şey yiyip içmemişse, o anda niyet edip herhangi bir oruç tutabilir mi?
CEVAP
Hayır, tutamaz. Hayzlı olmak, oruçlu olmaya, oruca başlamaya manidir. İmsak vaktinden önce hayzı kesilseydi niyet edebilirdi.

