Kifl Kıssası
İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Sizden önce yaşayanlar arasında Kifl adında biri vardı. Bildiğinden hiç şaşmazdı. İhtiyaç içinde olduğunu bildiği bir kadına gelerek, altmış dinar verdi. Kadından kâm almak üzere teşebbüse geçince kadın, titredi ve ağladı. “Niye ağlıyorsun?” diye sorunca, kadın:
“Bu benim hiç yapmadığım (haram) bir amel. Bu günaha beni razı eden de fakrımdır!” dedi. Adam da:
“Yani sen şimdi Allah korkusuyla mı ağlıyorsun? Öyleyse, Allah’tan korkmaya ben senden daha layıkım! Haydi git, verdiğim para da senin olsun. Vallahi ben bundan böyle Allah’a hiç asi olmayacağım!” dedi. Adam o gece öldü. Sabah, kapısında şu yazılı idi:
“Allah Kifl’i mağfiret etti!”
Halk bu duruma şaşırdı kaldı. Allah o devrin peygamberine Kifl’in durumunu vahyen bildirinceye kadar şaşkınlık devam etti.”
Tirmizi, Kıyamet 49, (2498).
Borç Alanın Kıssası
Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Beni İsrail’den bin dinar borç para isteyen bir kimseden bahsetti. Beni İsrail’den borç talep ettiği kimse: “Bana şâhidlerini getir, onların huzurunda vereyim, şahid olsunlar!” dedi. İsteyen ise: “Şahid olarak Allah yeter!” dedi. Öbürü: “Öyleyse buna kefil getir” dedi. Berikisi “Kefil olarak Allah yeter” dedi. Öbürü:
“Doğru söyledin!” dedi ve belli bir vade ile parayı ona verdi. Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vadesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Bunun üzerine bir odun parçası alıp içini oydu. Bin dinarı sahibine hitabeden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi. Sonra da denize getirip:
“Ey Allahım, biliyorsun ki, ben falanndan bin dinar borç almıştım. Benden şahid istediğinde ben: “Şahid olarak Allah yeter!” demiştim. O da şahid olarak sana razı oldu. Benden kefil isteyince de: “Kefil olarak Allah yeter!” demiştim. O da kefil olarak sana razı olmuştu. ben ise şimdi, bir gemi bulmak için gayret ettim, ama bulamadım. Şimdi onu sana emânet ediyorum!” dedi ve odun parçasını denize ettı ve odun denize gömüldü.
Sonra oradan ayrılıp, kendini memleketine götürecek bir gemi aramaya başladı. Borç veren kimse de, parasını getirecek gemiyi beklemeye başladı. Gemi yoktu ama, içinde parası bulanan odun parçasını buldu. Onu ailesine odun yapmak üzere aldı. (Testere ile) parçalayınca parayı ve mektubu buldu.
Bir müddet sonra borç alan kimse geldi. Bin dinarla adama uğradı ve:
“Malını getirmek için aralıksız gemi aradım. Ancak benni getirenden daha önce gelen bir gemi bulamadım” dedi. Alacaklı:
“Sen bana bir şeyler göndermiş miydin?” diye sordu. Öbürü:
“Ben sana, daha önce bir gemi bullamadığımı söyledim” dedi. Alacaklı:
“Allah Teâla Hazretleri, senin odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı sana bedel ödedi. Bin dinarına kavuşmuş olarak dön” dedi.”
Buhari, Kefalet 1, (muallak olarak); Büyû 10(muallak ve mevsûl olarak), İsti’zân 25 (muallak olarak).
Osmanlı’nın Elbisesi Yetiyordu
19.yüzyılda Almanya nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu. Fransızlar, her sene nehrin Almanlar’daki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı. O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabiî. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.
Mektupta şöyle denmektedir:
“Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet’in dehalifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın.”
Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:
“Fransızlar korkak ademlerdir. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerınde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfidir.”
Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar. Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanlar’ın sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur:
“Osmanlılar’dan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terkederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir.”
Bu olay, Mülhaymli’lerin gönüllerin de taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym’a bağlı Karlsruher Müzesi’ne koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip, hadiseyi temsilen kutlarlar.
Bizans´ın İbretlik Sonu
İstanbul’un fethinden bir gün önce Ayasofya’da imparatorun, bütün devlet ve saray erkanının göz yaşlarıyla katıldığı büyük bir ayin yapılır. Bu Ayasofya’da yapılan son ayindir. Ayrıca sokaklardan papazların idare ettiği ayin alayları geçirilmiş, bütün halk bu alaylara katılmış, İstanbul’un içi “Kyrie eleison” yani “Ya Rabbi bize merhamet et” dualarıyla çınlamış, kadın ve çocukların vaveylaları içinde yoluna devam eden alay surlara kadar ilerleyerek Bizans’ın son tahkimatını takdis etmişlerdir.
İmparator, Bizanslıları mukavemete teşvik eden son nutkunda Şarki Roma’nın uzun bir inhitat ahlaksızlığından sonra bu akıbete layık olduğunu belirten: “Eğer bu tavsiyelerime riayet edecek olursanız Allah’ın bize yolladığı haklı cezadan belki kurtuluruz” sözünü ifade etmiştir
Fatih Sultan Mehmet nihayet 1453 yılı Nisan ayında 165.000 ordusuyla şehri kuşattı. Döktürdüğü bütün toplarla surları zorladı. Donanmasını bir gece Dolmabahçe’den Haliç’e indirdi. 6 Nisan’dan 29 Mayısa kadar süren 53 günlük kuşatma zorlu savaşlar ve hücumların sonucunda Bizanslılar yenilgiye uğradı. Fatih’in orduları 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul’a girdiler. İstanbul’un Türkler tarafından alınmasıyla orta çağ sona erdi ve yeni çağ başladı.
Osmanlı İstanbul’u feth ettiği zaman (29 mayıs 1453) müdafasız halk kiliseye sığınmıştı. Halk şu inancı taşıyordu; Türkler Büyük Konstantin sütununun yanına kadar geldiklerinde gökte bir melek zuhur edecek ve bunu gören Türkler bir daha dönmemek üzere Asya’da ki vatanlarına çekileceklerdi.
Fakat Türkler gelmişler mabedin kapılarını açarak içeri girmişler ve orada korkudan birbiri üstüne yığılmış olan erkek ve kadınları esir etmişlerdir. Burada cebren içeri girmek mecburiyetinde kalan Osmanlı askerleri hiç kimsenin hayatına dokunmamış ve yalnız esir almakla yetinmişlerdir.
Fatih Sultan Mehmet, umumiyetle rivayet olunduğu gibi, at üzerinde değil, fakat yaya olarak kiliseye girmiş ve müezzine ezan okutarak maiyeti ile beraber namaz kılmıştır.
Mağara Ashâbı
İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Sizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. (Akşam olunca) geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler. Dağdan (kayan) bir taş yuvarlanıp, mağaranın ağzını üzerlerine kapadı. Aralarında:
“Sizi bu kayadan, salih amellerinizi şefaatçi kılarak Allah’a yapacağınız dualar kurtarabilir!” dediler. Bunun üzerine birincisi şöyle dedi:
“Benim yaşlı, ihtiyar iki ebeveynim vardı. Ben onları çok kollar, akşam olunca onlardan önce ne ailemden ne de hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim. Bir gün ağaç arama işi beni uzaklara attı. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onlardan önce aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım. Geciktiğim için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, onların uyanmalarını bekliyordum. Derken şafak söktü:
“Ey Allahım! Bunu senin rızan için yaptığımı biliyorsan, bizim yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!”
Taş bir miktar açıldı. Ama çıkacakları kadar değildi.
İkinci şahıs şöyle dedi:
“Ey Allahım! Benim bir amca kızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim. Ama bana yüz vermedi. Fakat gün geldi kıtlığa uğradı, bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim; kabul etti. Arzuma nail olacağım sırada:
“Allah’ın mührünü, gayr-ı meşru olarak bozman sana haramdır!” dedi. Ben de ona temasta bulunmaktan kaçındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim altınları da terkettim.
Ey Allahım, eğer bunları senin rızayı şerifin için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar.”
Kaya biraz daha açıldı. Ancak onlar çıkabilecek kadar açılmadı.
Üçüncü şahıs dedi ki:
“Ey Allahım, ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak bir tanesi [bir farak pirinçten ibaret olan] ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletip kâr ettirdim. Öyle ki çok malı oldu. Derken (yıllar sonra) çıkageldi ve:
“Ey Abdullah! Bana olan borcunu öde!” dedi. Ben de:
“Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve, köleler senindir. Git bunları al götür!” dedim. Adam:
“Ey Abdullah, benimle alay etme!” dedi. Ben tekrar:
“Ben kesinlikle seninle alay etmiyorum. Git hepsini al götür!” diye tekrar ettim. Adam hepsini aldı götürdü.
“Ey Allahım, eğer bunu senin rızan için yaptıysam, bize şu halden kurtuluş nasip et!” dedi. Kaya açıldı, çıkıp yollarına devam ettiler.”
“Şimdi Kadınlar Gibi Ağlamak Yaraşır!”
Tarih boyunca içinden çözülmeyen ve çürümeyen Müslüman’ı dışından ve maddi hücumlarla yenmek imkânı bulunamamıştır.
Abbasi, Selçuklu, Endülüs, Osmanlı, hep bu gerçeğin canlı ve çarpıcı örnekleridir. Nefislerine mağlup olanlar, birbirleriyle itişip kakışmaya, kavgalaşmaya başlıyor, sonra da, zaten pusuda olan düşmanlarına yem oluyorlar.
Endülüs Müslümanları da, kardeş kavgaları, taç-taht ve baş olma ihtirası ile muhteşem bir medeniyeti hezimete uğrattı. Son kaleyi de İspanyol güçlerine teslim edip arkalarındaki dağa doğru kaçarlarken bile, ayrı yolları tercih etmişler, her şeyin bittiği noktada bile aralarındaki düşmanlığı sona erdirememişler.
İşte, tam da o hazin halde iken, dönüp de artık uzaklarda kalan sarayını görünce Endülüs’ün son Hükümdar’ı, gözyaşlarını tutamamış. İzzetli ve ferasetli bir mü’mine olan annesi, nefsine hakim olamayan Hükümdar’a şöyle der:
- “Oğlum! Zamanında erkekler gibi çalışıp çarpışmayan sana, şimdi kadınlar gibi ağlamak yaraşır!”
Bu hal, ibret alınmadığı için, İslam Tarihi’nde defalarca tekrarlandı. Selçuklular, Allah adını yüceltme heyecanıylı birlik ve beraberlik içinde oldukları zaman, birleşmiş Avrupa ordularına karşı zaferler kazandı. Ancak aynı Selçuklu, taht taç kavgasına bulaşınca Moğol ordularının ayakları altında sefil ve perişan oldu. Ne acıdır ki o perişanlık ve bitmişlik içinde dâhi, reislik kavgası sona ermiş değildi.
Şeytanın Balı
Bir gün İsa (a.s.), bir elinde kül, bir elinde bal ile giden şeytana sormuş: “Nedir o elindekiler?” Şeytan cevap vermiş:
“Bu kül, bu da bal! Külü, kusur ve ayıpların yüzüne serperim, ta ki kötü ve çirkin görünsünler. Balı da, bunların ayıp ve kusurlarını diline dolayanların ağızlarına çalarım, ta ki ayıp ve kusurları sayıp dökerken tat duysunlari mü’min kardeşlerinin gizli hallerini alenîleştirip, ittifaklarını bozarken zevk alsınlar.
Hazret-i Âdem ile Havvâ Vâlidemizin Affedilmesi
Şeytanın iğvâsıyla Cenâb-ı Hakk’ın emrine muhâlefet eden Âdem -aleyhisselâm- ile Havvâ vâlidemiz, cennetten çıkarılıp dünyâya gönderildiler. Hazret-i Âdem, melekler tarafından Hindistan’ın güneyindeki Seylan Adası’na, Havvâ vâlidemiz ise, Kızıldeniz kenarındaki Cidde şehrinin bulunduğu yere indirilmişti. Bu yüzden uzun bir müddet birbirlerinden ayrı kaldılar. Âdem -aleyhisselâm- ile Havvâ vâlidemiz tevbe ve istiğfâra devâm ettiler. Lâkin bir türlü affa nâil olamıyorlardı. Nihâyet:
“…Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlakâ ziyân edenlerden oluruz.” (el-A’râf, 23) diye duâ ettiler. Ayrıca rivâyete göre Fahr-i Kâinât Efendimiz’le tevessülde bulundular. Neticede Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetine sığınarak O’nun bereketiyle ilâhî affa mazhar oldular. Hadîs-i şerîfte bu husus şöyle anlatılmaktadır:
“Âdem -aleyhisselâm- cennetten çıkarılmasına sebep olan zelleyi işlediğinde, hatâsını anlayıp:
«–Yâ Rabbî! Muhammed hakkı için Sen’den beni bağışlamanı istiyorum.» dedi. Allâh Teâlâ:
«–Ey Âdem! Henüz yaratmadığım 1 hâlde Muhammed’i sen nereden bildin?» buyurdu.
Âdem -aleyhisselâm-:
«–Yâ Rabbî! Sen beni yaratıp bana rûhundan üflediğinde başımı kaldırdım, arşın sütunları üzerinde “Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedü’r-Rasûlullâh” cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, zâtının ismine ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edersin!» dedi.
Bunun üzerine Allâh Teâlâ:
«–Doğru söyledin ey Âdem! Hakîkaten O, Ben’im için mahlûkâtın en sevimlisidir. O’nun hakkı için Bana duâ et. (Mâdem ki duâ ettin,) Ben de seni bağışladım. Şâyet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım!» buyurdu.” (Hâkim, Müstedrek, II, 672)
Âdem -aleyhisselâm-, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ind-i ilâhîdeki şeref ve îtibârını hatırlayarak, nihâyet Cenâb-ı Hak’tan, O’nun yüzüsuyu hürmetine affını taleb edince, bu taleb kabûl edilmiş ve Allâh Teâlâ, kendisine Mekke istikâmetinde yol göstermek üzere bir meleği memur kılmıştır. Bu duâ bereketiyle Cidde’de yaşamakta olan Havvâ vâlidemiz de, diğer bir melek rehberliğinde Âdem -aleyhisselâm-’a doğru yola çıkarılmış ve Zilhicce’nin dokuzunda Arefe günü ikindi vakti Arafat’ta buluşmuşlar, gözyaşları içinde tekrar Rablerine istiğfâr etmişlerdir.
Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havvâ’nın birbirlerine olan muhabbet ve meclûbiyetleri, Havvâ’nın farklı bir cinsten değil, Hazret-i Âdem’den yaratılmış olmasından kaynaklanmaktadır.
İhsân ve keremi sonsuz olan Cenâb-ı Hak, onların duâlarını kabûl ettiği gibi, onların neslinden olup kıyâmete kadar her sene aynı gün ve saatte oraya gelip af talep edenleri de bağışlama lutfunda bulunmuştur. Hacıların arefe günü Arafat’a çıkıp istiğfâr etmelerinin hikmeti, işte budur.
1. Ezelde yalnız kendisi var olan Cenâb-ı Hak, insanlar ve cinlerin idrâkleri seviyesinde bilinmeyi murâd ettiğinden mâsivâyı, yâni kendisinden gayrı olan her şeyi yaratmıştır. Bu yaratışta ilk olan “Nûr-i Muhammedî”dir. Bu sebepledir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “Âdem rûh ile cesed arasında iken ben nebî idim.” (Tirmizî, Menâkıb, 1) buyurmuştur. Buna göre Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın cevheri demek olan Nûr-i Muhammedî’nin yaratılışta ilk olmasına mukâbil, bedene büründürülüp ba’s olunması (gönderilmesi) enbiyâ silsilesinde en sondur. Yukarıdaki ifâdede Nûr-i Muhammedî değil, beşer sıfatı ile ba’s olunan “Zât-ı Muhammedî” kastedilmektedir.
Firavun ve Sihirbazlar
Firavun, Hz. Mûsa’nın tevhid mücadelesinden, saltanatını kaybetme endişesi lie korktu, ürktü, şaşkınlık içinde Mısır sihirbazlarını topladı ve Musa (a.s.) ile müsabakaya çıkardı.
Sihirbazlar:
“Ya Mûsa, sen mi önce asânı atarsın, yoksa biz mi atalım?” diyerek Hz. Mûsa’ya hürmet ve nezaket gösterdiler.
Mûsa (a.s.) ise onlara:
“Siz atacağınızı atın!” dedi. (A’raf, 115-116)
Sihirbazlar, Firavun ve Mısır halkının önünde yere bir kaç deynek ve ip attılar. Onlar da kıvrılıp yılan gibi görülmeye başladılar. Sonra emr-i ilahi ile Mûsa (a.s.) asâsını attı. Asâ, kocaman bir ejderha olup meydandaki bütün sihir aletlerini yuttu. Sihirbazlar, bu halin beşeri bir san’at ve marifet değil, ilahi bir mucize olduğunu anladılar.
Çünkü sihir olsaydı atılan deynek ve ipler, sihir bozulduğunda yerinde kalırdı. Halbuki, sihirbazların sihirleri bozulup iptal edildiği gibi, aynı zamanda deynek ve ipler de tamamen ortadan kaldırılmıştır. İşte bu mucizeyi gören sihirbazlar:
“Biz, Mûsa ve Harûn’un Rabbine iman ettik!” diyerek secdeye kapandılar.
Firavun buna çok öfkelendi:
“Benden izin almadan nasıl iman edersiniz? Demek ki, Mûsa sizin üstadınız imiş! Siz bu işi ondan öğrenmişsiniz! O halde sizin el ve ayaklarınızı çapraz kestirerek sizi ölüme mahkum ediyorum!” dedi.
Sihirbazlar da Firavun’a tavır koyarak:
“Seni, bize gelen apaçık bir mucizeyi tercih edemeyiz!… Sen fiilinde serbestsin. Dilediğin zulmü yapabilirisin! İşkencen bize zarar vermez! Hükmünse, yalnız bu dünya hayatında geçerlidir. Oysa biz, Allah’a döndürüleceğiz…” dediler.
Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su
Hazret-i Âdem ile Havvâ Vâlidemizin
Şeytanın iğvâsıyla Cenâb-ı Hakk’ın emrine muhâlefet eden Âdem -aleyhisselâm- ile Havvâ vâlidemiz, cennetten çıkarılıp dünyâya gönderildiler. Hazret-i Âdem, melekler tarafından Hindistan’ın güneyindeki Seylan Adası’na, Havvâ vâlidemiz ise, Kızıldeniz kenarındaki Cidde şehrinin bulunduğu yere indirilmişti. Bu yüzden uzun bir müddet birbirlerinden ayrı kaldılar. Âdem -aleyhisselâm- ile Havvâ vâlidemiz tevbe ve istiğfâra devâm ettiler. Lâkin bir türlü affa nâil olamıyorlardı. Nihâyet:
“…Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlakâ ziyân edenlerden oluruz.” (el-A’râf, 23) diye duâ ettiler. Ayrıca rivâyete göre Fahr-i Kâinât Efendimiz’le tevessülde bulundular. Neticede Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetine sığınarak O’nun bereketiyle ilâhî affa mazhar oldular. Hadîs-i şerîfte bu husus şöyle anlatılmaktadır:
“Âdem -aleyhisselâm- cennetten çıkarılmasına sebep olan zelleyi işlediğinde, hatâsını anlayıp:
«–Yâ Rabbî! Muhammed hakkı için Sen’den beni bağışlamanı istiyorum.» dedi. Allâh Teâlâ:
«–Ey Âdem! Henüz yaratmadığım 1 hâlde Muhammed’i sen nereden bildin?» buyurdu.
Âdem -aleyhisselâm-:
«–Yâ Rabbî! Sen beni yaratıp bana rûhundan üflediğinde başımı kaldırdım, arşın sütunları üzerinde “Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedü’r-Rasûlullâh” cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, zâtının ismine ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edersin!» dedi.
Bunun üzerine Allâh Teâlâ:
«–Doğru söyledin ey Âdem! Hakîkaten O, Ben’im için mahlûkâtın en sevimlisidir. O’nun hakkı için Bana duâ et. (Mâdem ki duâ ettin,) Ben de seni bağışladım. Şâyet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım!» buyurdu.” (Hâkim, Müstedrek, II, 672)
Âdem -aleyhisselâm-, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ind-i ilâhîdeki şeref ve îtibârını hatırlayarak, nihâyet Cenâb-ı Hak’tan, O’nun yüzüsuyu hürmetine affını taleb edince, bu taleb kabûl edilmiş ve Allâh Teâlâ, kendisine Mekke istikâmetinde yol göstermek üzere bir meleği memur kılmıştır. Bu duâ bereketiyle Cidde’de yaşamakta olan Havvâ vâlidemiz de, diğer bir melek rehberliğinde Âdem -aleyhisselâm-’a doğru yola çıkarılmış ve Zilhicce’nin dokuzunda Arefe günü ikindi vakti Arafat’ta buluşmuşlar, gözyaşları içinde tekrar Rablerine istiğfâr etmişlerdir.
Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havvâ’nın birbirlerine olan muhabbet ve meclûbiyetleri, Havvâ’nın farklı bir cinsten değil, Hazret-i Âdem’den yaratılmış olmasından kaynaklanmaktadır.
İhsân ve keremi sonsuz olan Cenâb-ı Hak, onların duâlarını kabûl ettiği gibi, onların neslinden olup kıyâmete kadar her sene aynı gün ve saatte oraya gelip af talep edenleri de bağışlama lutfunda bulunmuştur. Hacıların arefe günü Arafat’a çıkıp istiğfâr etmelerinin hikmeti, işte budur.
1. Ezelde yalnız kendisi var olan Cenâb-ı Hak, insanlar ve cinlerin idrâkleri seviyesinde bilinmeyi murâd ettiğinden mâsivâyı, yâni kendisinden gayrı olan her şeyi yaratmıştır. Bu yaratışta ilk olan “Nûr-i Muhammedî”dir. Bu sebepledir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “Âdem rûh ile cesed arasında iken ben nebî idim.” (Tirmizî, Menâkıb, 1) buyurmuştur. Buna göre Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın cevheri demek olan Nûr-i Muhammedî’nin yaratılışta ilk olmasına mukâbil, bedene büründürülüp ba’s olunması (gönderilmesi) enbiyâ silsilesinde en sondur. Yukarıdaki ifâdede Nûr-i Muhammedî değil, beşer sıfatı ile ba’s olunan “Zât-ı Muhammedî” kastedilmektedir.

