Siyonist İsrail’in tarihi geçmişi

26 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Tarih

60 yıl oldu. Dünya onu hiçbir zaman şefkat, merhamet, sevgi, muhabbet, tevazu, hürmet, asalet, vefa, sabır, zerafet, vakar gibi kelimelerle birlikte anmadı.
28 Ağustos 1897
200 kadar Yahudi delege, Avusturyalı bir gazeteci olan Yahudi Theodor Herzl liderliğinde Basel’de toplandı. I. Siyonist Kongre adı verilen bu toplantıda, Dünya Siyonist Teşkilâtı kuruldu. O zamana kadar sadece bir “fikir”den ibaret sayılan “Yahudilerin Filistin’de devlet kurma” hayali, o günden itibaren “hedef” haline getirildi. Herzl, İsrail’in bağımsızlığını resmen ilan etmesinden 51 yıl önceki bu toplantıda “Ben Basel’de İsrail’i kurdum. En geç 50 yıl içinde bu gerçek olacak” dedi. Toplantının ardından Sultan Abdülhamit Han’a giden Herzl, Osmanlı’ya ekonomik, siyasi ve askeri destekte bulunma sözleri vermesine rağmen, Sultan’dan, beklediği cevabı alamadı.
9 Mayıs 1916
İngiltere ve Fransa, dünya savaşının devam ettiği günlerde gizli bir anlaşma yaparak Ortadoğu topraklarını paylaştı. SykesPicot Antlaşması’na göre Hayta ve Akka limanları İngiltere’nin kontrolünde olacak ve Filistin’de uluslar arası bir yönetim kurulacaktı.
2 Kasım 1917
İngiliz savaş kabinesi dışişleri bakanı Althur Balfour, Siyonist liderlerden Lord Rothschild’e bir mektup göndererek, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasına İngilizlerin tam destek vereceklerini söyledi. Literatüre “Balfour Deklerasyonu” olarak geçen bu gelişme, daha sonra Fransa, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından da olumlu karşılandı.
24 Temmuz 1922
Bugünkü Birleşmiş Milletlerin atası olan Milletler Cemiyeti. Filistin topraklarının İngiliz mandası tarafından idare edilmesine karar verdi. Böylece İngiltere zayıf kaldığı Ortadoğu’da gözü kulağı olacak devletin temellerini resmen atmış oldu.
29 Kasım 1947
Nazi zulmünde kaçan ve akın akın Filistin topraklarına göç eden Yahudiler büyük sorun teşkil etmeye başladı. Bunun üzerine 29 Kasım 1947′de Birleşmiş Milletler tarihi bir oylama için toplandı, ikinci Cihan Harbi’nin hemen ardından İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin oylamaya konu ettiği mesele, Filistin’deki durumun netliğe kavuşması yönündeydi. Küresel ihanet ordusunun ‘netlik’ dediği şey, Filistin topraklarının bir bölümünün Yahudilere “İsrail” adıyla tahsis edilmesinden başkası değildi. Oylamaya katılan 56 ülkeden 33′ü iki devletli bu planın lehine oy kullandı.
14 Mayıs 1948
Yahudilerin “Ulusun Atası” unvanını verdikleri David BenGurion, Tel Aviv’de İsrail’in bağımsızlık bildirgesini okudu, İsrail artık dünya devletlerinden bir devletti.’ 1947′de kararlaştırılan sürecin bir parçası olan bu gelişme, kutsal Ortadoğu’nun kan kırmızıya boyanmasını tetikleyen olay namıyla tarihe geçti.
15 Mayıs 1948
İsrail’in bağımsızlığının hemen ardından, Suriye, Irak, Lübnan, Mısır ve Ürdün şiddetle karşı oldukları bu devlete karşı savaş açtı. Arap-israil savaşlarının bu ilkinde 6 bin civarında İsrail askeri öldü ancak İsrail, küresel ihanet ordusunun desteğini ardına alarak galip geldi.
24 Şubat 1949
BM nezdinde yapılan ateşkes görüşmelerinde, Filistin toprakları,
masadaki devletlerarasında pay edildi. Buna göre sahil şeridi, Celile ve Necef’i İsrail, Gazze’yi Mısır, Yehuda ve Samiriye (Batı Şeria) kentlerini Ürdün aldı. Kudüs ise, ikiye bölünerek, batısı İsrail yönetimine, doğusu Ürdün yönetimine bırakıldı. Diğer deyişle, Batı Şeria ve Gazze dışında kalan bölgeler İsrail’in oldu. Bu antlaşmayla birlikte 700 binden fazla Filistinli göç etmek zorunda kalarak mülteci durumuna düştü.
29 Ekim 1956
Mısırlı lider Cemal Abdulnasır’ın, Süveyş Kanalı’nın işletmesini kamulaştırdığını 26 Temmuz’daki ilanının arından İsrail Mısır’a saldırdı. Menfaatleri çakışan Fransa ve İngiltere’nin İsrail ile birlikte hareket ettikleri bu savaşta, Sina Yarımadası İsrail tarafından işgal edildi. Fransa ve İngiltere’nin bu savaştaki rolü daha önceden belirlenmişti, iki ülke İsrail’i frenlemek için” duruma müdahale edecek ve Süveyş Kanalı’nın kontrolünü eline alacaktı. ABD ve Sovyetler Birliği’nin müdahalesiyle saldırı sonlandırıldı. İsrail Sina’dan geri çekildi. Bölgenin gayrıresmi kontrolü İngiltere’den ABD’ye geçmiş oldu.
5 Haziran 1967
İsrail ile Mısır-Suriye-Ürdün üçlüsünden oluşan Arap ittifakı arasında 6 gün boyunca süren “Altı Gün Savaşları” başladı. Topraklarını 4 kat büyüttüğü savaşın neticesinde İsrail, Mısır’dan Sina Yarımadası ve Gazze Şeridi’ni, Ürdün’den Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı, Suriye’den Golan Tepelerini aldı. Birleşmiş Milletlerin kararına her zamanki gibi itibar etmeyen İsrail, resmen işgalci statüsüne düştü.
6 Ekim 1973
Mısır ve Suriye’nin, İsrail’in kökünü kazımak için harekete geçtiler. Lübnan ve Ürdün’ün de kayıtdışı destek verdiği bu ittifakın ilk hedefi, Sina Yarımadası ve Golan Tepelerinin geri alınmasıydı. İsrail’in en büyük bayramını kutladığı gün olan Yom Kippur’da başlayan savaşta İsrail ilkin Golan bölgesini, ardından Sina cephesini savunma fikriyle harekete geçti. 22 Ekim’e kadar süren savaş boyunca İsrail kanadı 6 bin, Arap ittifakı ise 8 bin 500 kişi kayıp verdi, İsrail’in nısbi kayba uğradığı Yom Kippur Savaşı sonrasında, ülkenin birçok yönden, koruyucusu ve besleyicisi ABD’ye daha bağımlı hale geldi.
17 Eylül 1978
Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin, ABD Başkanı Jimmy Carter’ın nezaretinde uzlaştı. Camp David Sözleşmesi adıyla bilinen bu uzlaşma, altı ay sonra imzalanacak İsrailMısır Barış Antlaşmasının temelini oluşturdu.
26 Mart 1979
Washington’da masaya oturan İsrail ve Mısır, Araplarla İsrail arasında 1948′den bu yana süren çatışmanın sona erdirilmesini kararlaştırdı. Antlaşmaya göre iki ülke birbirini karşılıklı olarak tanıyacak ve İsrail Altı Gün Savaşları ile işgal ettiği Sina Yarımadası’ndan çekilecekti. Arap toplumunun yoğun baskılarına rağmen Enver Sedat bu antlaşmayı imzaladı.
6 Haziran 1982
1974′ten itibaren Filistin’in tek yumruk direnişi olarak kayıtlara geçen Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’daki varlığından rahatsız olan İsrail, Londra Büyükelçisinin öldürülmesini bahane ederek bu ülkeyi işgale başladı. Lübnan’da askeri gücü bulunan Suriye, işgale tepki vermedi. 14-18 Eylül tarihleri arasındaysa Ariel Şaron’a “Beyrut Kasabı” lakabının verilmesiyle sonlanan, Sabra ve Şatilla Katliamı gerçekleşti. Lübnanlı Falanjistler Sabra ve Şatilla kamplarında kalan binlerce Filistinliyi Şaron’un gözetiminde katletti. 1985 Şubat’ında İsrail Lübnan’dan çekilmeye başladı. Çekilirken Lübnan’ın güneyinde özel bir “güvenlik hattı” oluşturdu. İsrail, bu işgalin ardında 19 bin ölü ve 30 bin yaralı bıraktı.
8 Aralık 1987
Gazze’de bir Yahudi kamyoneti Cebeliye Mülteci Kampı’nda yaşayan Filistinli işçileri taşıyan bir araca çarptı. Olay sonucunda 4 Filistinli hayatını kaybetti, 9 Filistinli yaralandı. Filistinliler olayın basit bir kazadan ibaret olmadığını biliyordu, İsrail, bir gün önce öldürülen bir Yahudi’nin “intikamını almıştı.” Bunun üzerine Gazze islam Üniversitesi öğrencileri yaralıların bulunduğu hastanenin etrafında toplanarak tüm Filistinlileri direnişe çağırdı. Boylelikle I. intifada başlamış oldu. Gazze’de başlayan şanlı İntifada, kısa sürede Batı Şeria’ya da yayıldı. Filistin artık tek parçaydı.
13 Eylül 1993
Filistin’in efsanevi lideri Yaser Arafat ve İsrail Başbakanı izak Rabin, Oslo’da bir araya geldi, imzalanan Oslo ilkeler Deklarasyonu ile İsrail 5 yıl içerisinde Gazze ve Batı Şeria’nın Eriha kentinde işgalini sonlandıracağını taahhüt etti. İsrail’in çekileceği bu bölgelerde kontrol FKÖ’ye geçecekti. O zamana kadar direniş içerisinde olan Filistin adına Arafat ise bu antlaşmada İsrail’in var olma hakkını tanıdığını bildirdi.
4 Mayıs 1994
Gazze ve Eriha’da bir özerk yönetim oluşturulmasını öngören Kahire Antlaşması imzalandı. Buna göre Filistin topraklarının yüzde 5′inden daha az bir kısmında özerk yönetim kurulacaktı. Özerk yönetimin yerel hizmetleri yürütme ve iç güvenliği sağlama dışında hiçbir yetkiye sahip olmaması kararlaştırıldı. Buna karşılık olarak da İsrail’in diğer Filistin toprakları üzerindeki hakimiyeti resmen tanındı.
26 Ekim 1994
İsrail ve Ürdün barış antlaşması imzaladı. Bill Clinton’ın huzurunda imzalanan antlaşma, iki ülkenin savaş baltalarını toprağa gömdü. Taraflar ticari ilişkileri geliştirmek hususunda da bazı taahhütlerde bulundu.
23 Ekim 1998
Yaser Arafat ve Benyamin Netanyahu, Wye River Memorandumu ile İsrail’in Batı Şeria’nın bir kısmından üç aşamada çekilmesi ve FKÖ sözleşmesinde yer alan “israil’in tamamen ortadan kaldırılması” hükmünün geçersiz kılınması yönünde anlaştı. Ayrıca Gazze’de bir Filistin havaalanı kurulması ve Gazze-Batı Şeria arasında Filistinlilerin geçişini sağlayacak iki adet ulaşım koridoru açılması bu toplantıda hükme bağlandı.
27 Temmuz 2000
İkinci Camp David Zirvesi “hüsranla” sonuçlandı. ABD Başkanı Clinton’ın “çabalarıyla” gerçekleştirilen zirvede, İsrail Başbakanı Ehud Barak, “Filistin devletinin bağımsızlığı, Batı Şeria’dan çekilme ve buradaki Yahudi yerleşimlerinin geleceği ile Filistinli mültecilere tazminat” konularında tavizler vermeyi kabul etti. Ancak Yaser Arafat, Barak’ın “Kudüs’ün tamamında İsrail’in varlığını kabul edin” şeklindeki “işgale devam” şartını reddetti. Zira Doğu Kudüs Filistinlilerindi, hep öyle kalacaktı.
28 Eylül 2000
Beyrut Kasabı Şaron, silahlı yüzlerce korumasıyla El Aksa’yı ziyaret etti. Bu, Şaron için bir nevi gövde gösterisiydi. Şaron’un “Kudüs bizimdir” anlamına gelen bu hareketi II. intifada’yı başlattı. Çatışmalar kısa sürede yayıldı. Protestocu Filistinliler İsrail askerlerinin kurşunlarına hedef oldular. Dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu katliam, aynı zamanda, “ılımlı” Barak’ın gözden düşüp, “şahin” Şaron’un yükselişine neden oldu. Bir devlet liderinin seçimle başa gelmesine önayak olan bir gelişme, suçsuz insanların hunharca katledilmesi olarak tarihe geçti böylece.
15 Ağustos 2005
38 yıllık resmi işgalin ardından İsrail Gazze’den çekilmeye başladı. Şaron, hem Gazze’den İsrail’e sızan direnişçilerin önünü kesmek hem de dünyaya “Ben işgalci değilim” demek istiyordu. Öte yandan Gazze ile Batı Şeria bağlantısını izolasyonla koparmayı ve Gazzelilere “Bakın, başınıza ne geliyorsa başınızdaki bu HAMAS yüzünden geliyor” propagandasını yutturmayı amaçlıyordu. Ancak son tahlilde kazanan HAMAS oldu. Halk HAMAS’a ve onun direnişine daha sıkı sarıldı. Bu, bir nevi, çiçeği burnunda HAMAS iktidarının ilk icraatıydı.
12 Temmuz 2006
Lübnan Hizbullah Partisi’nin askeri kanadı, iki İsrail askerini kaçırarak rehin aldı. Güney Lübnan’da Hizbullah tehlikesinden bir an evvel kurtulmak isteyen İsrail için bundan iyi fırsat olamazdı, iki askerini kurtarmak ve Hizbullah’ı yok etmek için Lübnan’a saldırıya geçen israil, tarihinin en büyük bozgunlarından birine uğradı.
Hasan Nasrallah komutasındaki Hizbullah’ın başı tuttuğu Direniş, “yenilmez” İsrail ordularına 33 günde unutamayacakları bir ders verdi. Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, son yüzyıla damgasını vuran en meşhur direniş önderlerinden biri haline geldi. İsrail’in fiyakası bu kez çok fena bozuldu. Nasrallah’ın da dediği gibi, yenilgi artık imkansızdı.
23 Ocak 2008
Tüm giriş çıkışlarını kapattığı Gazze’ye havadan ve karadan saldırmaya başlayan İsrail, HAMAS’ın direnişiyle neye uğradığını şaşırdı. Gazzeli kahramanlar, Mısır Rafah sınır kapısını HAMAS’ın bombalarıyla delerek ambargoya kafa tuttular. “Düşmanı bozguna uğrattık” diyen HAMAS’ın direnişi, 3 Martta İsrail geri çekilmeye zorladı.

RumlarınTürk katliamı itirafı

25 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Tarih


Rum komandolardan Türk katliamı itirafı Rum yazar Panikos Neokleus’un Kıbrıs Barış Harekátı sırasında askerlik yapan Rumların anılarını derlediği “Kıbrıs’ta 1974’te göz ardı edilenler” adlı kitap, savaşta yaşanan korkunç bir katliamın itirafına da sahne oldu.

Tiyatrocu Atilla Olgaç’ın “Rum esir öldürdüm” sözleri üzerine Türkiye’yi AB’ye şikáyet eden Rumların o vahşeti yaşayan komandoları, 20 Temmuz 1974 gecesi Doğruyol mevzilerinde esir alınan 20 kadar Türk mücahidin canlı canlı uçurumdan atıldığı baskına katıldıklarını söyledi.TİYATROCU Atilla Olgaç’ın “Rum esir öldürdüm” sözü üzerine Türkiye’yi AB’ye ve BM’ye şikáyet eden Kıbrıs Rum yönetiminde, Kıbrıs Barış Harekátı’nın yapıldığı 20 Temmuz 1974’te asker olan bir grup Rum komando, Kıbrıslı Türk mücahitlerin, esir düşmelerine rağmen canlı canlı uçuruma atıldığı Doğruyol baskınına katıldıklarını itiraf etti.
Hedefteki tepeye sızma operasyonu

Kıbrıs Barış Harekátı’nın kader anı olarak adlandırılan Doğruyol muharebeleri, Türk Ordusu’nun Girne’den çıkarma yaptığı ve aynı anda Beşparmak Dağları’nın ardına paraşütçü komandoları indirdiği 20 Temmuz 1974 gecesi yaşandı.

Kıbrıslı Türklerin uzun yıllardır elinde bulunan Doğruyol tepesindeki mevziler, 20 Temmuz gecesi, Rumların Girne’nin Bellapais (Beylerbeyi) bölgesindeki komando taburuna bağlı birliklerin baskınına uğradı.

Mevzilere sızma operasyonu düzenleyen Rum komandolar, kısa bir süre de olsa Barış Harekátı planlarını tehlikeye düşürdü. Tepe ve mevziler şiddetli çatışmaların ardından geri alındı ancak Rum komandolar, baskın sırasında esir aldıkları 20’ye yakın mücahidi canlı canlı uçuruma atarak katletti.

50 Rum askerin itirafları kitaplaştı

Türklerin Doğruyol, Rumların ise Kocakaya adı verdikleri tepedeki katliama katılan askerlerin isimleri, Rum yazar Panikos Neokleus’un 20 Temmuz günü askerlik yapan Rumların anılarını derlediği “Kıbrıs’ta 1974’te göz ardı edilenler” adlı kitapta yayınlandı.

50 Rum askerin savaşın başladığı gün yaşadıklarının anlatıldığı kitapta, 3 asker Doğruyol baskınına bizzat katıldıklarını ve Türkleri esir aldıklarını itiraf etti. Rum askerler, esirleri öldürdüklerini gizledi ancak katliamın yapıldığı saldırıya katıldıklarını vurguladı.

Baskın kader anı oldu

BARIŞ Harekátı’nın başladığı 20 Temmuz günü, paraşütçü komandoların indiği Boğaz Köyü’ne harekátın ünlü komutanı Nurettin Ersin Paşa üs kurdu. Nurettin Ersin’in irtibat subaylığını yapan Kıbrıslı Türk Emekli Binbaşı Hasan Kutay, Doğruyol mevzilerinin düştüğü gün yaşananları şöyle anlattı:

Komutan ateş altında

“Nurettin Ersin Paşa, kurmaylarıyla birlikte Boğaz’da karargáhını kurdu. Doğruyol mevzileri, çıkarma yapan birlikler ile paraşütle inen birliklerin tam ortasındaydı. Rumların saldırısıyla Doğruyol düşünce, doğrudan komutanlığımız da ateş altında kaldı. Bir anda harekát planları aksadı.

Gece boyu çatışma

Gece boyunca yaşanan şiddetli çatışmalar sonucunda tepe geri alındı. Alınmasaydı, çıkarma yapan birliklerimiz ile ikiye bölünmüş olacaktık. Doğruyol’u tutan mücahitlerimiz uçuruma atılıp şehit edilmişti. Derin uçurumdan şehitlerimizin bedenlerini bir hafta sonra çıkartabildik.”

Rumlar:Türkleri çok gafil avladık

O korkunç gecede baskına katılan Rum askerleri, yaşananları şöyle anlattı:

http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=8534937

DİMOS Dimitriu: 1954 Limasol doğumlu. Lefkoşa Rum Kesimi 3’üncü Teknik Lisesi’nde halen öğretmenlik yapıyor. Evli 2 kız çocuğu babası: “20 Temmuz günü askerdim. 31. Komando Taburu’nun görevi, Kocakaya (Doğruyol) tepesinin ele geçirmekti. Diğer tepeler de Türklerin elindeydi, aralarından sızdık. Tepe, gerek Lefkoşa gerekse Girne tarafından görülüyordu. Gece saat 20.00’de hedefe doğru yola çıktık. 120 kadar komandoyduk. Bölüğün komutanı Üsteğmen Karahalios’tu. Türkleri gafil avladık. Kaçmayı başaramayanlar ya öldürüldüler ya da esir düştüler. Esirler yaklaşık 30 kişiydi. Akıbetlerinin ne olduğunu bilmiyorum.”

Komutan ’Öldür’ dedi

Mihalikis Kiprianu: 1955 Kaminarya doğumlu. Hellenic Bank’ın Limasol şube müdürlüğünü yapıyor. Evli 3 kız çocuğu babası: “20 Temmuz gecesi Doğruyol’a saldırdık. Önce destek için havan topu ateşi açıldı. Bizi beklemiyorlardı. Baskınımız tam anlamıyla başarılı olmuştu. Ertesi gün başka bir noktada elleri arkadan bağlanmış bir Türk bulduk. Komutanımız Karahalios öldürün emri verdi ama ben öldürmedim.”

Pieris Hacikulas: 1953 Karava doğumlu. İngiltere’de inşaat eğitimi aldı ve 1983’ten bu yana Kıbrıs Rum Kesimi’nde müteahhitlik yapıyor. Evli ve 2 çocuk babası. “Bellapais’teki (Beylerbeyi) 33. Komando Taburu’nda askerlik yaptım. Taburum St.Hillarion karşısındaki Kocakaya’ya (Doğruyol tepesi) saldırı emri aldı. Gece ilerlerken, Girne-Lefkoşa anayolunda BM’nin Finlandiya askerlerini taşıyan aracına rastladık. Sıradaki son askerlerimiz görevimizi ihbar etmemeleri için BM askerlerini alıkoydu.”

Şehitleri uçurumdan ellerimle çıkardım

http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=8534911

20 Temmuz gecesi kurtulanlardan biri de, silah arkadaşlarını korkunç bir katliama şehit veren mücahit Vedat Toksoy’du. Toksoy, “Ben de ölürsem onları kimse tanımaz diye ayaklarına taş bağlayıp isimlerini yazdım. Çoğunun üzerinde kurşun yarası yoktu. Esir düştükten sonra canlı canlı atılmışlardı” dedi.

VAHŞETİN yaşandığı 20 Temmuz gecesi Doğruyol tepesine yapılan Rum baskınından sağ kurtulan Vedat Toksoy, silah arkadaşlarının cesetlerini günler sonra uçurumunun dibine inerek bulduğunu anlattı. Bulduğunda silah arkadaşlarının cesetlerinin sıcaktan şişmeye başladığını söyleyen Toksoy, “Ben de ölürsem onları kimse tanımaz düşüncesiyle, ayaklarına taş bağlayıp üzerlerine tanıyabildiklerimin isimlerini yazdım. Çoğunun üzerinde kurşun yarası yoktu. Esir düştükten sonra canlı canlı atılmışlardı” dedi.

Gelenler Türkçe seslenince kandık

Vedat Toksoy, baskını şöyle anlattı: “Beşparmak Dağları’na hakim bu mevziler, 1964 yılından bu yana Kıbrıslı Türklerin elindeydi. Baskın gecesi Rum askerlerin arkamızdan sızacaklarını beklemiyorduk. Çevremizdeki St.Hillarion Kalesi, Ada Tepe ve şahin Tepe yine bizim elimizdeydi; bu nedenle gerimizi güvenli kabul ediyorduk. Mevzilerimiz de tam aksi yöne bakıyordu.

Rumlar, geride tuttuğumuz tepelerdeki askerlere görünmeden geldiler. Gelenleri çıkartma yapan Türk askeri zannettik. Çünkü Rumlar Türkçe sesleniyordu. İlk önce geride yer alan ATAK kod adlı Kıbrıs’taki Türk alayına mensup 4 askerin bulunduğu telsiz istasyonu düştü. Baskın günü, çevremizdeki ormanlık alan da alev alev yanıyordu. Mevzilerimizin biraz ilerisindeydim. Yoğun ateş altında Rumlar önce sarı ardından da yeşil işaret fişeği attı. Yeşil fişek atılınca, mevzilerimizin düştüğünü anladım komutanımızın emriyle hemen üst taraftaki St.Hillarion’daki atış poligonunda üslenen Türk komandoları komutanı Cemal Oruç Yarbay’a giderek, Doğruyol’un düştüğünü anlattım. Derhal karşı taaruz emri verdi. Bölgeyi iyi biliyordum. Askerlere öncülük yaparak yol gösterdim.

Taş bağlayıp tek tek isim yazdım

Günler sonra, silah arkadaşlarımın cesetlerini uçurumun dibinde gördük. Büyük güçlükle indim. Üst üste yığılmış şehitlerimizin cesetleri sıcaktan şişmeye başlamıştı. Çoğunun bedeninde kurşun yarası da yoktu. ’Ben de ölürsem kim tanıyacak bu şehitlerimizi’ düşüncesiyle tanıyabildiklerimin ayaklarına taş bağlayarak isimlerini yazdım; Osman Benli, İsmet Mustafa, Alpay Raif, Fevzi Mehmet, Mustafa Behiç, Mustafa Abdullah, Erol İsmail…”

Şehit komutanın soyadını aldı

Vedat Toksoy, savaş sonrası, Türk komandoların tepeyi geri almak için başlattığı saldırıda yanında şehit olan Asteğmen Sıtkı Toksoy’un soyadını aldı.

12 yaşından büyük çocukların da vatan hainliğinden öldürülmesi emrini kim verdi?

25 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Tarih


Sovyetler Birliği döneminin despot liderlerinden Joseph Stalin’in halka yönelik baskıları ile ilgili iddialara her geçen gün bir yenisi ekleniyor.

Resmi rakamlara göre 52 milyon kişiyi siyasi suçlardan yargılayan Stalin, 6 milyon kişiyi de herhangi bir yargılama yapmadan sürgüne gönderdi. Resmi olmayan rakamlara göre Stalin yönetiminde uygulanan baskılardan dolayı hayatını kaybedenlerin sayısı 20 milyonun üzerinde.

Rusya’nın bağımsız radyo kanallarından biri olan Eho Moskvı radyosunda yer alan bir program Stalin’in torunu Yevgeni Jugaşvili’yi harekete geçirdi. Programda araştırmacı yazar Yuri Borev’inn kitabı ‘Staliniada’ dan parçalar okuyan programcı Matvei Ganapolski, Stalin’in 12 yaşından büyük çocukların da bir vatan haini olarak öldürülebileceği emrini vermesi ile ilgili bilgileri dinleyicileri ile paylaştı.

Ganapolski metni okuduktan sonra, “Hangi p..in bundan sonra Stalin’i savunmak için tek kelime söylemeye yüreği yeter?” yorumunda bulundu.

Eho Moskvı radyosunda yer alan habere göre Stalin’in torunu Jugaşvili dedesine hakaret edildiği gerekçesi ile mahkemeye başvurarak 10 milyon ruble (326 bin 500 dolar) tazminat davası açtı.

Rusya’da günlük yayınlanan Novaya Gazeta da daha önce Stalin’le ilgili benzer suçlamaların yer aldığı bir makale yayınlanmıştı. Tazminat davası ile mahkemeye başvuran torun Jugaşvili, davayı kaybetmişti.

Abdülhamid, Ermeniler ve Ermeni meselesiyle ilgili neler anlattı?

25 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Tarih

1893’te ABD Büyükelçisi Terrell’i kabul eden Sultan Abdülhamid, Saray’daki Ermeniler ve Ermeni meselesiyle ilgili düşüncelerini aktarmış. 1897’de yayımlanan görüşme, hariçteki ‘kışkırtmayı’ yansıtıyor.

Yine bir ekim günü tüm dünyanın gözü kulağı İsviçre’deki Zürih Üniversitesi’ndeydi. İngiliz devlet adamı Winston Churchill, İkinci Dünya Savaşı sonrası bu üniversiteden Sovyetler Birliği’ne seslenmişti. ‘Özgür ve Birleşik Avrupa’nın doğuşunu ve Avrupa’da yeni bir döneme girildiğini haber vermişti. Aynı üniversite, tarihî bir buluşmaya daha ev sahipliği yaptı 10 Ekim’de. İsviçre’nin arabuluculuğunda, Türkiye ile Ermenistan arasında 2007’den bu yana sürdürülen müzakerelerin ilk bağlayıcı imzaları atıldı. 176 yıllık üniversite bu kez Kafkasya’daki yeni döneme tanıklık ediyordu.

Türkiye ile Ermenistan ilişkilerini normalleştirmeye yönelik ‘Türkiye ile Ermenistan Arasında Diplomatik İlişkilerin Kurulmasına Dair Protokol’ ve ‘Türkiye ile Ermenistan Arasında İlişkilerin Geliştirilmesine Dair Belge’yi Ankara adına Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Erivan adına da Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan imzaladı. Kafkaslar’daki 100 yıllık tabuları yıkmaya namzet metinlerin imza töreninde ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner de hazır bulundu. Ankara’nın ısrarı üzerine Zürih’e gelen bu üç dışişleri bakanı, Ermeni işgali altındaki Azeri toprakları sorununun çözümü için çalışan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) eş başkanları aynı zamanda. AB’nin Dış Politikadan Sorumlu Yüksek Temsilcisi Javier Solana, AB Dönem Başkanı İsveç’in Dışişleri Bakanı Carl Bildt de tarihî buluşmaya şahitlik edenlerdendi. Törenin aile fotoğrafı yeni sürecin uluslararası konjonktürle ve dengelerle örtüştüğünü yansıttı.

Ankara ile Erivan arasındaki ilişkilerin normalleşmesi, sınırların açılması ve diplomatik bağların kurulmasını öngören belgelerin imzalanması kritik bir dönemi başlattı aynı zamanda. Şimdi gözler her iki ülkenin meclislerinde. Zira sürecin işlemesi için protokollerin meclislerde onaylanması gerekiyor. Protokolün TBMM’den geçmesi, Ermenistan’ın işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmesine bağlı. Hâlihazırda sürecin sorunsuz işlediği görülüyor. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın 14 Ekim’de Bursa’da oynanan Türkiye-Ermenistan maçına gelişi ve karşılaşmanın baştan sona dostluk içinde seyretmesi bunun en büyük kanıtı.

10 Ekim’de ayrıca, Türkiye’nin yıllardır kurulmasını istediği (1915 olaylarının tam anlaşılması için) ortak tarih komisyonunun temeli atıldı. Sürecin doğru işlemesi durumunda, oluşturulacak Hükümetlerarası Komisyon’un bir alt komisyonu bu görevi üstlenecek. Komisyon döneme ışık tutan arşivleri inceleyerek protokollerde atıf yapılmayan ‘1915 olayları’nı inceleyecek. Böylece mesele politik alandan bir nebze olsun tarihî zemine taşınacak. Ancak uzmanlar dönemin objektif olarak aydınlatılması için Türkiye ve Ermenistan’ın yanı sıra Rusya, ABD ve İngiltere’deki belgelerin değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğini ifade ediyor. Aksiyon’un ABD’deki bir arşivden çıkardığı 1890’lara ait belge uzmanların bu yaklaşımını doğruluyor âdeta.

1893-1896 arasında ABD Büyükelçisi olarak İstanbul’da görev yapan Alexander Watkins Terrell’e (1827-1912) ait bu yazı, Terrell’in İstanbul’da bulunduğu sırada Sultan II. Abdülhamid’le yaptığı bir görüşmeyi yansıtıyor. Eşiyle birlikte Yıldız Sarayı’na kabul edilen Büyükelçi Terrell, o dönemde sınırlı sayıda yabancıya nasip olan bu olayın tüm ayrıntılarını Century Magazine isimli dergiye (aylık) yazmış. Sultan’a yönelttiği sorulara aldığı cevapların yanı sıra İstanbul, Yıldız Sarayı ve Sultan’a ait izlenimlerine de yer veriyor Terrell. 6 sayfalık metin, derginin Kasım 1897 sayısında yayımlanmış. Bahse konu dergi, ABD Kongre Kütüphanesi’nde kamuya açılmış. Terrell, yazısının büyük bölümünü o günlerde Batı’da tartışılan Osmanlı Ermenilerine ayırmış. II. Abdülhamid ile Osmanlı devletinin meseleye yaklaşımını bizzat Sultan’ın ifadeleriyle aktarmış. Görüşme 1890’larda gerçekleştiği için, Ermeni meselesinin Avrupa ve ABD’de nasıl algılandığını, dönemin diaspora Ermenileri ile onları destekleyen Hıristiyan misyonerlerin tutumlarını yansıtıyor. Yani 1915’e uzanan sürecin sinyalleri değerlendiriliyor. Hem de Sultan Abdülhamid’in verdiği cevaplar, örnekler üzerinden…

19 Mart’ta, bir cuma selamlığının ardından Saray’a davet edilir Terrell. Yabancı diplomatları Sultan’a takdim eden Münir Paşa ve Terrell’in tercümanı Gargiulo’nun da hazır bulunduğu görüşme 2 saatten fazla sürer. Sultan II. Abdülhamid, Terrell’e devletin azınlıklara bakış açısından siyasi özgürlüklere, hatta Ermenilerin hayat standartlarına kadar çok yönlü bir değerlendirme yapar. Konuşmasını örneklerle somutlaştırır. Terrell’in yönelttiği sorulara cevaplar ve ABD halkına yönelik mesajlar verir. Görüşme sonunda ABD’li Büyükelçi’den görüşmenin içeriğini Amerikalılara aktarmasını talep eder. Bu isteğini daha sonra İstanbul’dan ayrılırken görüştüğü Terrell’e ikinci kez tekrarlar: “Türk hükûmetinin Ermeni ırkına yönelik uygulamalarını Amerikan halkı da bilsin.” Terrell, yazısını bu sözü tutmak üzere kaleme aldığını belirtiyor.

Ermeni meselesinin Batı’da kasıtlı olarak yanlış yansıtıldığı fikrini savunan Terrell, bu konudaki düşüncelerini Sultan’a da anlatmış. Hatta İstanbul’dan ayrılmasından sonra da Türkleri ‘Ermeni düşmanı’ gösteren değerlendirmelere karşı yazılar kaleme almış. Mesela 26 Nisan 1900’de New York Times’ta çıkan bir değerlendirmesinde Tanzimat’tan dolayı Sultan’ı eleştirenlere şöyle sesleniyor: “Onu dürüst bir insan olarak görüyorum. Kendisini gayet iyi tanıyorum ve inanıyorum ki Avrupa’da iken karşılaştığım en entelektüel insan.”

Terrell’in İstanbul, Yıldız ve Abdülhamid izlenimleri de hayli renkli. O dönemde İstanbul’da yaşayan 52 Amerikalıdan bir ikisi dışındakilerin misyoner eğitimciler olduğunu aktarıyor. Yıldız Sarayı için ‘Avrupa’daki herhangi bir saraydan daha etkileyici’ nitelemesinde bulunuyor. Ayrıca Saray kapılarında silahlı görevlilerin bulunmadığına vurgu yapıyor. Görüşmeyle ilgili detaylar gayet vurgulu: “Birçok kimse tarafından ‘taçlı katil’ olarak görülen bu yalnız idareci, alçak ve müzikal bir sesle en asil duyguları dile getiriyor, yüzündeki babacan ve sempatik ifade, onun yanına kabul edilmiş ve onu zalim olarak görenlere daimi bir bulmaca gibi. Konuşurken, atlas sırma ile işlenmiş bir divana oturdu. Aramızda, üzerinde kendisinin sık sık içtiği sigaralar olan, mozaik işlemeli küçük bir masa vardı. Konuşurken, mücevherli altın bardaklarda çay ikram edildi. Oda, 16. Louis tarzında mobilyalarla döşenmişti. Duvarları, bazıları muhteşem olan resimler, ipek halılar ve eşsiz tasarıma sahip bir Türk kilimi süslüyordu.”

Terrell, 1897’de ABD Dışişleri Bakanı’na yazdığı bir mektupta da Avrupa’da Osmanlı için yayılan ‘Hasta Adam’ tabirinin doğru olmadığını, Osmanlı’nın silah kapasitesini ve 106 milyonluk inançlı Müslüman dünyasının Sultan’a olan bağlılığını nazara vererek açıklıyor. Terrell, 1893’te ABD’de sahnelenmek istenen, Hz. Muhammed’i (sas) olduğundan farklı gösteren ‘Muhammed’ adlı tiyatro oyununun kaldırılmasına da aracılık etmiş. Büyükelçi Terrell’in samimi değerlendirmeleri özellikle ABD’deki Ermenileri çileden çıkarmış. 1912 yılında ölene kadar birçok kez yıpratılmaya çalışılmış, kaleme aldığı bu yazıdan ötürü. Ancak o, çizgisini ölene dek korumuş.

New York’ta 1880’de kurulan ve 1930’a kadar yayınını sürdüren Century Dergisi’nde ‘Sultan Abdülhamid ile Röportaj’ başlığıyla verilen yazının diğer önemli noktaları şöyle:

Sebep ne olursa olsun, kesin olan bir şey var ki Sultan’ın kendisinin ve davranışlarının Amerikan basınında yer alan yansımaları genellikle yanlışlar ve suçlamalarla doludur.

Sultan, Osmanlı’da son zamanlarda yaşanan kargaşaların, ABD basını tarafından hiçbir zaman doğru bir şekilde verilmediğini söyledi ve kendisinin söyleyeceklerini Amerikan halkının bilmesini sağlayacağımı umduğunu belirtti. Ardından şöyle devam etti: “Tatarlar ve Perslerin sürekli işgalleri altında ezilmiş olan Ermeniler çok büyük sayılarda göç etmeye başladılar ve Osmanlı idarecilerinden korunma elde ettiler. Onlara nazikçe ve misafirperverane davranıldı. Sürekli olarak savaş içerisinde olan hiçbir ülke, endüstriyel ve ticari bir arayışın peşine düşemez. Bu yüzden ilk sultanlar hep fetihle meşgulken, tüm ticari alanlar ve üretim alanları Hıristiyanlar, başlıca da Ermeniler tarafından tekelleştirildi. Dinlerine karşı da hoşgörü gösterildi, Müslümanlar Allah’a ibadet eden bütün dinlere karşı müsamahakârdır. Böylece Ermeniler gelişti ve dört yüzyıl boyunca Osmanlı idaresi altında kaldılar. Osmanlı İmparatorluğu’nun bankacıları, üreticileri ve müteahhitleri oldular. Tarihî kiliselerinde ve manastırlarında açık bir şekilde ibadet ettiler, ihtiyaç olduğunda da yeni ibadethaneler inşa ettiler.

Kur’an-ı Kerim, zulmü yasaklamışken ve savaş hâlleri dışında Allah’a inananların korunmasını şart koşarken, bir Müslüman dinî sebeplerle bir Ermeni’yi nasıl öldürebilir?

Sultan, Ermenilerin başına gelen felaketlerin sebebinin dinleri olmadığı hususunda bazı deliller sundu: “Babam Sultan Abdülmecid tarafından Ermeni asıllı olan Dadian’a, kraliyete ait bir barut fabrikasının kontrolü teslim edilmiş. Biz çocukken babamın, beni ve kardeşimi Dadianların evine götürdüğünü ve orada iki gece uyuduğumu hatırlıyorum. Babam Sultan Mecid, Dadian’ı memnun etmek için ona evinin bitişiğinde büyük bir arsa da verdi. Kendi imkânlarıyla burada bir kilise inşa ettirdi ki soğuk havalarda buraya gidebilsin, ibadetini yerine getirebilsin. Bir Ermeni olan Kuetzroglian, sarayın tüm giyim, mücevher, mobilya işleriyle ilgilenmek için görevlendirilmişti. Bizim büyük bir gözdemiz olmuştu. Boğaz’da Asya tarafında bir evi vardı ve çok zengin olmuştu. Kraliyete ait darphanenin tüm sorumluluğu Agop Efendi adlı bir Ermeni’deydi. Zenginlik elde etmeyi çok iyi biliyordu, kendisi de çok zengindi. Bir diğer Ermeni, Gümüşgerdan, saray kadınlarının giyimlerinden sorumluydu. Hâlâ burada yaşıyor ve oldukça zengin. Ermeni Balyanlar, babadan oğla geçen bir gelenekle Osmanlı sultanlarına nesiller boyunca saraylar inşa ettiler. Dolmabahçe, Çırağan, Beylerbeyi, Yıldız ve benzeri… Bunlardan biri de şimdi benim mimarım. Ermeni Bakan Artin Paşa babamın Dadian’a verdiği Beşiktaş’taki büyük evde yaşıyor. Bayındırlık işlerini idareden sorumlu bakanım Michael Efendi de bir Ermeni. Bütün kamu arazilerinin ve bana ait gayrimenkullerin kontrolü onun elinde. Birçok Ermeni, onun isteğiyle ve benim onayımla ofiste tutulmaktadır. Size burada çalışanların isimlerinin ve aldıkları maaş miktarının listesinin verilmesini sağlayacağım (Yandaki liste).”

“Ermeni bir ciltçi geçtiğimiz ağustos ayında şehirde yaşanan kargaşalardan sonra Amerika’ya kaçtı. Bana bir mektup yazdı, İngilizce bilmediğinden dolayı iş bulmakta zorlandığını ve geri dönmek istediğini söylüyordu. Şimdi Hıristiyanlar, benim söyleyeceklerime çok zor inanıyorlar, bu adamın geri dönebilmesi için kendisine bin frank gönderilmesi talimatını verdim.”

Sultan, kendi hükûmeti veya halkının hiçbir Hıristiyan’ı dinî inançlarından dolayı cezalandırmadığını defalarca tekrar etti.

Sultan’a misyoner Cyrus Hamlin’in Aralık 1893’te Independent’te yer alan; Ermeni devrimcilerin kendi halklarına karşı şiddet uygulamaları için kışkırtmak ve Hıristiyan dünyasının sempatisini kazanmak amacıyla Türklere zulmetmek ve evlerini ateşe vermek niyetinde olduğuna dair bilgileri sundum.

Sultan, Yunan bölgesindeki kargaşa konusunda şöyle konuştu: “Maalesef Hıristiyan ve Müslüman tebaa arasındaki çatışmalar hakkındaki gerçek, Hıristiyan gazetelerinde hiçbir zaman yayımlanmadı. Hiçbir Müslüman, eğer Allah’a inanıyorsa, dinî inancından dolayı bir adamı cezalandıramaz… Hıristiyan Avrupa’sı, 1827’deki Yunan devriminde askerlerin aşırılıklarından dolayı Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kışkırtma yaparken, bir şehirde teslim olan 27 bin savunmasız Türk’ün öldürülmesine tepki göstermiyor.”

Sarayda ilk akşam yemeğimde masanın başına Sultan oturdu, sağında eşim, solunda da ben vardım. Osman Paşa, İsmail Paşa, Veziriazam ve diğer bakanlar da geri kalan konuklardı… Masa servisi ve dekorasyonlar, yemek odasının muhteşemliği, Hıristiyanlar dışında kimsenin içmediği şarapların mükemmelliğini hiçbir şey geçemez. Her paşa, rütbesini gösteren yıldızlar ve süslemelerle kaplı şeyler giyiyordu.

Sultan, İzmir ve Mezopotamya eyaletlerinde, İmparatorluğa benim tarafımdan tanıtılmış, tatlı patates yetiştirilmesindeki başarısını açık bir memnuniyetle aktardı.

Abdülhamid’in Osmanlı Sultanı olmasının yanı sıra 106 milyon halkıyla Muhammedî dünyanın da ruhani lideri olduğu hatırlatıldı. Tebaasının kendisine gösterdiği aşırı sevgi karşısında insan şaşırmıyor.

Her ne kadar şehzade iken Fransız eğitimi alsa da Sultan her zaman Türkçe konuşuyor… Yıldız’da bir saray kütüphanesi kurulmuştu. Kütüphanenin rafları, ABD’nin ve Avrupa’nın başlıca ülkelerinin standart yazarlarının kitaplarıyla doluydu. Burada ayrıca Arabistan’ın bilim, sanat ve şiirin beşiği, Avrupa’nın ise cehalet içerisinde olduğu dönemde yazılmış Arapça eserler de bulunuyordu.

50 yaşını geçmiş olan Sultan, orta boylu, teni açık zeytin renginde, koyu saçlı, yüksek alınlı ve büyük koyu kahverengi gözlü birisi. Yüzünde çoğunlukla üzüntülü bir ifade var. Sultan’ın kendi giyimi her zaman sade. Kırmızı bir fes, frak, koyu mavi pantolon, sert deriden imal edilmiş ayakkabı giyiyor. Çelikten kını olan ve elinin altında tuttuğu bir kılıç kostümünü tamamlıyor. Yanlız bayramlarda renkli giyiniyor. Altınlarla kaplı bir tahtta, ihtişamlı giyinmiş sivil ve askerî yöneticilerin tebriklerini kabul ediyor.

Teksaslı süvarilerin tuğgeneraliydi

Alexander Watkins Terrell, 3 Kasım 1827’de Virginia’da doğdu. 1832’de ailesi Mississippi’ye taşındı. Missouri Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Booneville’de hukuk okudu. 1849’da Missouri barosuna kabul edildi. Teksas’a taşındıktan (1852) sonra İkinci Bölge Mahkemesi’nin yargıçlığına getirildi. 1863’te Arizona Tugayı, Birinci Teksas Süvari Alayı’na binbaşı olarak girdi; yarbay ve ardından albaylığa terfi ettikten sonra Mansfield ve Pleasent Hill savaşlarına katıldı. Bu dönem Teksas Süvarileri’ni komuta etti. 1865’te tuğgeneralliğe yükseltildi. İç savaşın sonunda Mexico’ya gitti, kısa süre İmparator Maximilian’a hizmet etti. 1876’dan 1883’e kadar 4 dönem Teksas Senatosu’nda görev yaptı ve 1891’de Teksas Temsilciler Meclisi’ne seçildi. ABD Başkanı Grover Cleveland kendisini Osmanlı İmparatorluğu’ndan sorumlu tam yetkili büyükelçi-bakan (1893-1897) olarak atadı. 1903 ve 1905’te iki kez daha eyalet temsilcisi olarak seçildi. 1909-1911 arasında Teksas Üniversitesi Yönetim Kurulu’nda yer aldı. Aynı zamanda Teksas Eyaleti Tarih Birliği’nin başkanıydı. İlk eşi ve beş çocuğunun annesi Missouri’li Ann Elizabeth Boulding 1890’da öldü, Tekaslı ikinci eşi Sarah D. Mitchell 1871’de hayatını yitirdi. Üçüncü kez Anne Holiday Anderson Jones ile evlendi. Terrell 9 Eylül 1912’de Mineral Wells’te öldü ve eyalet mezarlığına gömüldü.

1890’larda Osmanlı Hükümeti’nde çalışan Ermenilerin listesi *

Adı Görevi Maaş/Kuruş

Micael Paşa Bayındır Bakanı 24 000

Artin Zeku Efendi G.Menkuller B. Direktörü 3 000

Hikiman Efendi Orman Müfettişi 3 000

Agop Efendi Darphaneden Sorumlu 2 000

Joseph Efendi Suriye-Şube Direktörü 2 500

Kevrok Efendi Edirne-Şube Direktörü 2 500

Leon Efendi Edirne-Çiftlik Direktörü 2 500

Kirkor Pashyan Selanik-Çiftlik Direktörü 2 500

Ussep Efendi Mimarlık Bürosu 2 500

Avedis Efendi Halep-Gayrimenkul Ofisi 2 250

Andon Efendi Komisyon Üyesi 2 000

Nikolaki Efendi Mimarlık Bürosu Direktörü 1 850

Navum Efendi Kâtip-Muhasebe Bürosu 1 500

Parsek Efendi Kâtip-Yasal İşler Bürosu 1 500

Yossef Efendi Kâtip Şefi 1 500

Hamparsum Doktor 1 500

Kiosseyan Efendi Kâtip-G.Menkuller Bürosu 1 400

Carebat Efendi Muhasebeci 1 400

Abaraham Efendi Müfettiş 1 200

Sahak Efendi Kâtip-Muhasebe Bürosu 1 100

Stepan Efendi Kâtip 1 100

Mohses Arslam Kâtip 1 100

Agop Efendi Suriye-Mülkiye Sekreteri 1 000

Vahan Bey Doktor 1 000

Mıgırdıch Efendi Mülkiye Sekreteri 950

Horsak Efendi Selanik-Makine Mühendisi 750

Hazar Hamamcı 750

Shaisan Efendi Bağdat-Teknisyen 600

Carebet Yıldız Sarayı-Kutu Üreticisi 600

Siroon Efendi Kâtip 400

Dicran Efendi Musul-Kâtip 350

Mithran Saatçi 350

Mihran Efendi Ormancı 300

Hamparsum Takunya İmalatçısı 300

Sahak Kahveci 170

Artin Ahçı 230

Antranik Çöpçü 200

(*) Sultan Abdülhamid’in Terrell’e verdiği Osmanlı Hükümeti için çalışan sivil Ermenilerin listesi. Liste, toplam 106 kişiden oluşu-yor. O dönemde 1 gümüş kuruş, 4,5 ABD senti ediyor. Maaşların aylık toplamı 110.655 kuruş.

İntiharlar adası Yassıada

25 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Tarih

Yassıada, Demokrat Partilileri ağırlayalı daha iki ay olmuştu ki adadaki tutukluları konu alan ‘Düşükler Yassıada’da’ adlı filmde görüntülerinin gösterilmesini gururuna yediremeyen Milli Mücadele’nin ‘Galip Hoca’sı Cumhurbaşkanı Celal Bayar boğazına geçirdiği kemerle intihara kalkıştı…

Yeni darbe, yeni bir düzen demekti. İktidara el koyan Milli Birlik Komitesi de darbenin ikinci ayında ordu içindeki huzursuzluğu hedef alan yeni düzenlemelere gitti. Sanıldığı gibi darbeciler ve ordu arasında her şey güllük gülistanlık değildi. Genç subayların, DP’den kurtulmak için yaptıkları darbe, kendilerine karşı bir güç olmaya başlamıştı. Artık bir tehlike olarak gördükleri darbenin radyodaki sesi Kurmay Albay Alpaslan Türkeş, ileride “Ben o günlerde en güçlü kişiydim. Ve ihtilal olur olmaz da, Başbakanlık Müsteşarlığı’nı işgal ettim” itirafında da anlattığı gibi koltuğunu bırakmak istemiyordu.
Milliyetçi subaylar, Alpaslan Türkeş’in liderliğindeki grupta, diğerleri ise Korgeneral Cemal Madanoğlu grubunda toplanmıştı. Her iki grup da birbirlerinin tasfiyesine çalışıyordu. Madanoğlu grubu galip geldiğinde, ordunun dörtte üçü boşaltıldı. Daha sonra ‘Eminsular’ (Emekli İnkılap Subayları) adıyla anılacak olan ordunun tasfiyesi olayı tamamlandığında, geriye yalnızca 15 general kaldı. Generallerin yüzde 90’ı, albayların yüzde 75’i, yarbayların yüzde 50’si ve binbaşıların yüzde 30’u emekliye sevk edildi.
Ordu içi hareketlenme sürerken, Yassıada’daki 2.80’e 3 metrelik o küçücük odasında Menderes, ailesinin düştüğü maddi çıkmazı, geride bıraktığı borçları düşünüyor, içinde kasırgalar kopuyordu. İzmir’in en köklü ailelerinden birinin kızı olan ve yaşamının hiçbir döneminde yokluk çekmemiş Berin Hanım, Menderes’i bu sorunlarla üzmek istemiyor, mektuplarını hep bir teselli havasında yazıyordu. Oğlu Aydın Menderes de babasını rahatlatmaya çalışıyordu:
“Çok kıymetli babacığım, oturduğumuz apartmana üzülmeyiniz, alıştık. Postane karşısında, gül bahçesi yanımızda. Üstelik vasıtalara da yakın. Bize yetiyor. Siz müsterih olun. Bizim her an düşüncemiz sizsiniz. Sıhhat ve selametle konuşmamıza dua ediyoruz. Çamaşır ve para ihtiyacınız varsa hemen gönderelim.”
Aslında ne Menderes’e gönderecek ne de borçları ödeyebilecek paraları kalmıştı. Ailesi kapılarına dayanan alacaklılara karşı ne hissediyorsa, bir zamanlar bu ülkeye başbakanlık yapmış Menderes de ada kumandanı Tarık Güryay’ın ‘vatan haini’ sözleri karşısında aynı şeyleri hissediyordu.

‘BU ÇÖPLÜĞÜN HOROZU BENİM’

Adada görevli Yüzbaşı Kazım Çakır, Menderes’e ne kadar yakınlaşırsa Tarık Güryay ile arasındaki ipler de o kadar geriliyordu. Menderes de bundan nasibini alıyordu. Kazım Çakır, o günlerde adada yaşanan bu gerilimi anlatıyordu:
*27 Ağustos 1960 Cumartesi
“Ada kumandanı Tarık Güryay, Adnan Menderes’in ve Celal Bayar’ın odalarına uğramış olacak ki bana odaların temizletilmesini emretti. Daha sonra da İstanbul’a gitmek üzere yanımdan ayrıldı. Askerlere odaların temizlenmesini söyledikten sonra Adnan Menderes’i gazinoya çıkardım. Daha birkaç dakika geçmemişti ki Tarık Güryay, sanırım beni kontrol etmek için geri döndü. Beni görünce ‘Ooo, maşallah sen ne hakla Menderes’i dışarı çıkardın? Bu ne kepazelik! Kimden müsaade aldınız? Bu çöplüğün horozu benim’ diye bağırdı. Tarık Güryay’ın bu sert tavrı karşısında Adnan Menderes, çok fena halde titriyor, ayakta ne yapacağını şaşırmış bekliyordu. Benim beynim zonkluyor, kulaklarım çınlıyordu. Hemen Adnan Menderes’i odasına götürdüm ve gazinoya çıktım. Kumandan yanıma gelerek ‘Yüzbaşım bunlara iyilik, vatana ihanet olur’ dedi.
HAVALANDIRMA ‘CEZA’SI
Yassıada’da tutuklular ara sıra volta atabilmeleri için ya deniz kenarındaki yola ya da top sahasına çıkarılıyorlardı. Menderes’in ise toplu halde havalandırmaya çıkması yasaktı. Bu nedenle de hiçbir arkadaşıyla bir araya gelemiyor, konuşamıyordu. Zaten o ‘eski’ arkadaşları, Yassıada’ya getirilmelerine Menderes’in neden olduğunu düşünüyor, suçlayan bakışlarla bunu ona da hissettiriyorlardı. Tutukluların volta atarken yaşadıkları ise ayrı bir ceza gibiydi. Yine o dönem adada görevli Çavuş Mehmet Kabak, havalandırmada yaşanan bu ‘ceza’yı şu sözlerle anlattı:
“Tutuklular havalandırmaya çıkarıldıklarında hemen askerler de onları izlemek için toplanıyorlardı. Çeşitli hakaretler ederek bir sirki izler gibi DP’lilerin volta atmalarını izliyorlardı.”
ÖLÜM, İNTİHAR GİRİŞİMİ

Yassıada’da günler giderek yavaşlıyor, umutsuzluk dalgası herkesi sarıyordu. İçlerinden biri daha fazla dayanamadı. DP İstanbul Milletvekili Ermeni asıllı Doktor Zakar Tarver, 19 Eylül günü kalp krizi geçirerek öldü. Tarver’in ölümüyle ilgili ortaya atılan bir söylenti ise şöyleydi: “Doktor Zakar Tarver, Yassıada’ya götürülürken motordan düştü, sonra da tartaklandı ve yaralandı. Zakar Tarver, 19 Eylül günü değil adaya getirilmesinin üzerinden iki hafta geçmeden öldü.”
*26 Eylül 1960 Pazar
“Adnan Menderes’in ve Celal Bayar’ın odalarında nöbetçi subayların bulunmasına gerek olmadığına karar verildi. Ancak intihar hazırlığını gözden kaçırdık. Bayar intihara kalkıştı, kurtarıldı. Tedavi için odasına oksijen tüpü koydular. Her gün bu tüpü taşımaktan yoruldum. Bir arkadaşıma devrederek odadan dışarı çıktım. Sonra da Adnan Menderes’e uğradım. Daha önce yazdığı kağıdı önüme koydu. Kağıtta, ‘Beyefendiye bir şey oldu mu? Şimdi nasıldır?’ diye yazıyordu. Ben de ‘Merak edilecek hiçbir şeyi yok. Çok iyidir’ diye yazdım. Kağıdı okuyup yırttı. Hem de ufak ufak. Bugün Adnan Menderes çok heyecanlı. Biraz da korkuyor. Daima kapıya doğru bakıyor. Konuşma kesilince daha da endişeleniyor. Bir şeyler öğrenmek için kapıyı ve Celal Bayar’ın odasıyla birleşik olan duvarı dinlemeye çalışıyor. Hiçbirimize itimadı yok. Endişeli geliş ve gidişlerden, ara sıra hiç görmediği doktorları ya da hiç görmediği insanları kapı aralığından görünce daha da çok telaşlanıyordu. Aynı bölümde bulunanlar da sessiz sedasız, hiç konuşmadan dışardan gelen konuşmaları kıymetlendiriyorlardı. Üst koridora çıkınca banyodaki Bayar’ın intihar girişimini ilk haber veren Maliye Bakanı Hasan Polatkan da korkusundan durumu soramıyor. Ben, endişe edilecek bir şey olmadığını gayet iyi olduğunu söyleyince, rahatlıyorlar ve ‘İyi bari’ diyorlar.”
‘HEPSİNİ YASSIADA’YA TIKACAĞIM’
Ekim ayına gelindiğinde darbeciler arasındaki çatlak giderek derinleşmiş, önüne geçilemez bir hızla dağılma işaretleri gösteriyordu. Cemal Gürsel’in 1 Ekim’de Milli Birlik Komitesi içinde ayrılıkçı bir grup olmadığı şeklinde bir demeç vermesi de bu telaşın bir sonucuydu. MBK, bu sorunlarla boğuşurken adada da durum iç açıcı değildi. Yassıada mahkemelerinin başlayacağı gün yaklaştıkça adadaki heyecan da artıyordu. Tutuklular gelecekleriyle ilgili verilecek kararların ne olacağını merakla bekliyor, bazen içine düştükleri umutsuzluğu bertaraf edecek düşüncelere dalıp gidiyorlardı. O tarihi kararları verecek eller ise Ankara’dan Heybeliada’ya geliyorlardı.
Marmara’da Prenses adaları olarak bilinen dört adadan biri olan Heybeliada’daki Panorama Oteli, 592 DP’li sanığı yargılayacak Yüksek Adalet Divanı üyelerini ağırlıyordu. Duruşmalar başlayınca, Divan üyeleri helikopterle Heybeliada’dan Yassıada’ya getirileceklerdi. Heybeliada’nın bir özelliği de CHP Lideri İsmet İnönü’nün 1934 yılında satın aldığı beyaz, ahşap bir evinin bulunduğu ada olmasıydı.
Heybeliada’daki Sadık Bey Plajı da o günlerde basına sıkça yansıyan İnönü’nün meşhur çivileme atlayışlarını yaptığı yerdi.
İsmet Paşa darbeden tam bir yıl önce CHP İstanbul yönetiminden iki kişilik bir heyeti Heybeliada’daki bu evine davet etmişti. O günlerde heyete şunları söylemişti: “Beni iyice ve dikkatlice dinleyin. Demokratların başına öyle bir çivileme ineceğim ki nereden geldiklerini şaşıracaklar. Her fırsatta Anayasa’yı çiğniyorlar. Memleketi satıyorlar. Hırsızlık, ahlaksızlık aldı yürüdü. Ben bu işlere bir son vereceğim. Hepsini şu gördüğünüz Yassıada’ya tıkacağım.”
Gerçekten de şimdi hepsi Yassıada’da avukatlarından gelecek haberleri dört gözle bekliyorlardı. Duruşmaların başlamasına iki gün kala kendisine vekalet verilen genç avukat Talat Asal da müvekkili Menderes ile görüşmek için Yassıada’ya gelmişti.
*12 Ekim 1960 Çarşamba
“Elinde çantası, ütülü temiz kıyafeti, güven verici, şehla, sıhhatli bir zat olan Adnan Menderes’in avukatı Talat Asal’ı getirdiler. Avukatı, Adnan Menderes’i görünce heyecanlandı. Ben, ‘Zamanınız az, 30 dakika konuşmalarınızı ayarlayınız’ dedim.
Talat Asal, Menderes’e önce ailesinden iyi haberler verdi. Sonra da hukuki durumlarından endişe etmemesi için söz verdi ve ‘Sizden tek ricamız sıhhatinize iyi bakmanızdır’ dedi. Ben, ‘Zamanınız tamam’ dediğimde, Adnan Menderes fazladan birkaç dakika daha istedi. 35 dakika konuştular. Asal Bey, bir kumandan edasıyla ‘Allahısmarladık. Siz hiç merak etmeyin’ diyerek adadan ayrıldı.”
‘ARTİST MİYİZ BİZ?’

Yassıada’da yaşadığı bir olay, savaş meydanında yaşadıklarından daha ağır gelecek ki Milli Mücadele’nin Galip Hoca’sı Celal Bayar, intihara kalkıştı. Bir subayın müdahalesiyle kurtulan Bayar’ı intihara sürükleyen neden ise odada bıraktığı notta yazıyordu: “Aileme… Bayar isminden utanmayınız. Bayar adını hiçbir zaman kirletmedim, kirletmem. Onunla iftihar edeceğiniz günler yakındır.”
Bayar’ın intihara yeltenecek kadar onurunun kırıldığını düşündüren ise Yassıada’daki tutukluların durumunu göstermek amacıyla Ordu Foto Film Merkezi’nin çektiği “Düşükler Yassıada’da” adlı bir filmdi. 14 Eylül gecesi yataklarından kaldırılarak giyinmeleri istenen bütün tutuklular, idama gittiklerini düşünüp birbirleriyle helalleşmişlerdi. Elleri kelepçeli halde götürüldükleri iskele ışıklarla aydınlatılmıştı. Film makarası dönmeye başlamış, tutukluların adaya ilk geldikleri günü canlandırmaları istenmişti. Ertesi gün olduğunda çekimler sürdü. ‘Adada işkence görüyorlar’ iddialarına yanıt verecek şekilde kare kare görüntülenen tutuklular, yemek yerken, tıraş olurken, kantinden alışveriş yaparken filme alındılar.
Filmde uzun uzun görüntülenenlerden biri de Bayar’dı. Bu durumun onur kırıcı olduğunu düşünen Bayar da çareyi intihar etmekte bulmuştu. Duş almak için gardiyandan izin alan Bayar, banyoya girdiğinde kemerinin demirini, daha önceden boğazını tamamen sıkacak şekilde ayarladığı deliğe yerleştirdi. Olanca gücüyle boğazını sıkmaya başladı. İçeriden gelen hırıltı seslerinden şüphelenen nöbetçi subay banyoya girdiğinde Bayar’ın morarmış yüzüyle karşılaştı. Kulağından kan geliyordu.
Kurtulduktan sonra tedavi altına alan 77 yaşındaki Bayar’ın yanına giden Yassıada komutanı Tarık Güryay, niye böyle bir şey yaptığını sorduğunda şu yanıtı aldı: “Artist miyiz biz? Yeşilçam artistleri gibi bize film çevirttiniz. Reva mıydı bu?” Güryay da Bayar’ın kızgınlığına hak verir şekilde “Evet, ben de olsam kızarım, ama insan bu işi canına kıyacak kadar büyütmemeli” dedi. Bayar, Tarık Güryay’ın eline geçen veda notunu da kendisine vermesini isteyerek “Eğer iyileşmemi istiyorsanız o kağıdı bana geri verin” dedi. Güryay notu Bayar’a teslim etti.

Fatih'in darbecilere verdiği ceza

25 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Tarih

Osmanlı askerlerinin ilk darbe girişiminde bulundukları padişah olan Fatih, darbecileri işte böyle cezalandırdı.

Askerin ilk isyanı Fatih’e karşı oldu

(Bu yazı dizisi Uğur Demir ve Ahmet Önal ile birlikte hazırladığımız ve 2010 başlarında Yeditepe yayınları arasında piyasaya çıkacak “Osmanlı İmparatorluğu’nda Askeri İsyanlar ve Darbeler” isimli kitabımıza dayanmaktadır.)

Osmanlı padişahlarının 3’te biri askerin müdahalesiyle tahtından oldu. İlk isyan Fatih Sultan Mehmed’e karşı Edirne’de yapıldı. İstanbul’un fatihi, ikinci kez tahta oturduktan sonra kendisine kazan kaldıran Yeniçerilerin ağasını falakaya yatırıp alaşağı etti…

Cumhuriyet döneminde demokrasinin işleyişi sık sık darbelerle kesildi. Aslında bu bizim eski ve olumsuz bir geleneğimiz. Osmanlı döneminde asker değişik sebeplerle birçok defa isyan ederek yönetime müdahale etti. Osmanlı padişahlarının yaklaşık üçte biri askerin müdahalesiyle değiştirildi. İlk isyan Osmanlı tarihinin en büyük ismi Fatih Sultan Mehmed’e karşı Edirne’de meydana gelmişti.

İSYANLAR VE İSTANBUL

İstanbul, Osmanlı başkenti olmasından sonra büyüklü küçüklü birçok isyana tanık oldu. Bu isyanlar o kadar ileri boyutlara ulaşıyordu ki, bazen padişahın mutlak vekili olan sadrazamların kelleleri alınırken, bazen de bizzat padişahlar tahtan zorla indiriliyor ve daha sonra da öldürülüyorlardı. İsyan patlak verdikten sonra önünü almak oldukça güçtü ve isyancılar, birkaç istisna hariç genelde istedikleri kişilerin kellelerinin meydanlarda sallandırılmasını sağlıyorlardı.

Bazen saatlerce, bazen de günler hatta aylarca devam eden isyanlar İstanbul halkına korkulu günler yaşatıyor, günlük hayat tamamen felç oluyordu. Özellikle Atmeydanı, Osmanlı devri isyanları ile âdeta özdeşleşen bir mekân olmuştu.

Hem Bizans, hem de Osmanlılar döneminde eğlencelerin yapıldığı ve törenlerin düzenlendiği önemli bir yer olan meydan, kozların paylaşıldığı, hanedanın meşruiyetinin tartışıldığı, idarecilerin icraatlarının yüksek sesle eleştirildiği ve şehrin kapılarının kapatılmasından sonra askerî grupların farklı unsurlarının birbirlerine kılıçlarını çekip, silahlarını boşalttığı; karşılık fetvalarının birbirinin hükmünü hükümsüz kıldığı; tüm bunlar bazen bir padişahın tahttan indirilmesine ve hatta öldürülmelerine kadar ileri gider; bazı devlet adamlarının canlarına mâl olurken, bazıları için ise ikbal kapılarının ardına kadar açıldığı; özetle her şeyin “devletin bekası ve adaletin temini için yapıldığı”, kozların paylaşıldığı bir mekândı.

BUÇUK TEPE VAK’ASI

Tarih boyunca isyanların hemen hemen tamamı İstanbul’da meydana gelirken ilk isyanın mekânı Edirne olmuştu. İkinci Murad, 1444’te Varna Savaşı’nı kazandıktan sonra Manisa’ya çekilmişti. Ancak Veziriazam Çandarlı Halil Paşa, İkinci Murad’ın tekrar tahta çıkmasını arzulamaktaydı. İkinci Mehmed’i destekleyen Şehabeddin, Saruca ve Zağanos paşalarla anlaşamıyordu. Çandarlı’nın barışçı siyasetine karşılık, diğer vezirler İkinci Mehmed’i fetihlere, özellikle de İstanbul’un fethine teşvik ediyorlardı.

İkinci Mehmed’in ilk hükümdarlığı sırasında, yeniçeriler paranın değerinin düşürülmesini bahane ederek ayaklanıp, Şehabeddin Paşa’nın evini yağmaladıktan sonra Edirne’nin doğusunda bir tepeye çekildiler. İsyan, yeniçerilerin maaşlarına yarım (buçuk) akçe zam yapılarak yatıştırılabildi. Ayaklanmanın asıl sebebi ise Çandarlı Halil Paşa’nın, İkinci Murad’ı tekrar tahta geçirmek istemesiydi. Nitekim isyan karşısında genç hükümdarın zor duruma düşmesi üzerine, İkinci Murad Manisa’dan gelerek, yeniden Osmanlı tahtına çıktı ve oğlunu da Manisa’ya vali olarak gönderdi. Yeniçerilerin ilk isyanları olan 1446’daki “Buçuk Tepe Vak’ası” yeniçerilerin daha sonraki tarihlerde sıkça rol oynadıkları hükümdar değişiklikleri yüzünden iktidara müdahale ile ortak olma sürecinin ilk adımıydı.

YENiÇERi KILIÇLARININ ALTINDAN GEÇEN SULTAN

Fatih Sultan Mehmed tahta çıktıktan sonra Karaman seferine çıktı. Osmanlı ordusunu karşısında gören Karamanoğlu aman dileyince Fatih, Osmanlı topraklarına geri döndü. Genç sultan Bursa’da iken yeniçeriler sefer bahşişi isteriz diye kazan kaldırdılar. Yolun iki tarafında silahlı saf tutan yeniçeriler, Fatih’e “Padişahımızın ilk seferidir, kullara ihsan gerek” dediler. Askerin bu davranışından oldukça rahatsız olup, incinen Fatih 10 kese akçeyi askere dağıtıp ortalığı sakinleştirdi. Ardından Yeniçeri Ağası Kurtçu Doğan’ı falakaya yatırtıp, görevinden azletti. Yerine Mustafa Bey’i yeniçeri ağası yaptı. Yeniçeri subayları da Fatih’in öfkesinden nasiplerini aldılar. Yayabaşlarını çağırıp, “Bu edepsizlik sizin aklınızın kusurudur” diyerek onlara yüzer sopa vurdurup, görevlerinden azletti. Yeniçerileri kontrol altında tutmak için kendisine bağlı birkaç bin doğancı ve sekbanı aralarına kattı. Fatih’in askerin isyanına verdiği bu tepki ve yeni düzenlemeler yüzünden yeniçeriler onun saltanatı boyunca birçok zorlukla karşılaşmalarına rağmen bir daha seslerini çıkaramadılar.

OSMANLI ORDUSU

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde asker ihtiyacı daha çok uç beylerinden ve halktan gelen gönüllülerden sağlanmaktaydı. Orhan Bey döneminde fetihler artığından düzenli bir orduya ihtiyaç duyuldu ve Türk gençlerinden bir araya getirilen yaya ve müsellem askeri grubu oluşturuldu. Edirne fethedilip, Rumeli yönünde devlet hızla yayılmaya başlayınca yaya ve müsellemler asker ihtiyacını karşılayamaz oldu. Devlet de giderek merkezi bir yapı kazandığından merkezde daimi olarak bulunarak hükümdarı koruması gereken bir askeri gruba ihtiyaç duyulmaya başlandı.

KAPIKULLARI

Rumeli yönünde fetihlerin artmasıyla elde edilen esirlerin sayısı da hızla artmıştı. Üçüncü Osmanlı padişahı Birinci Murad’ın veziri Çandarlı Kara Halil ile devlet adamlarından Kara Rüstem devletin ihtiyaç duyduğu merkezi orduyu bu esirlerden meydana getirmeyi düşündüler. Kanun gereği esirlerin beşte biri devletin hakkı olduğundan uç beylerine aldıkları esirlerin beşte birinin padişaha gönderilmesi emredildi. Esirler merkeze gönderilmeden önce hizmet edebilecek duruma gelmeleri için Anadolu’daki Türk ailelerine verilerek burada İslamiyet’in esasları ve Türkçe öğretildi.

Burada üç dört yıl gibi bir sürede istenilen kıvama gelen esirler Kapıkulu Ocakları’nın temellerini oluşturdular. 1402’deki Ankara Savaşı mağlubiyetinden sonra fazla seferin olmaması yüzünden ele geçen esirler azaldığı için Türk tarihinde yeni bir uygulama olan “devşirme sistemi” hayata geçirildi. Bu sistemde Osmanlı devleti sınırları içindeki Hristiyan çocuklarının devşirilmesi yoluna gidildi. Bu usül Çelebi Mehmed döneminde (1413-1421) uygulanmaya başlandıysa da kanunlaşıp bir sisteme kavuşması Fatih Sultan Mehmed’in babası İkinci Murad’ın hükümdarlığı döneminde (1421-1451) oldu. Kapıkullarının en çok bilineni piyade olarak savaşan yeniçerilerdir.

Önce Edirne’de daha sonra da İstanbul’da bulunan yeniçeriler Osmanlı tarihin en önde gelen askeri grubu oldular. Kanunî döneminde meydana gelen Şehzâde Bâyezid isyanından sonra İstanbul’un dışındaki şehirlere de asayişi sağlamak için Yeniçeriler yerleştirildi. İlk başta ok ve kılıçla savaşan yeniçeriler, Fatih döneminden itibaren tüfek kullanmaya başladılar ve ateşli silahlar sayesinde Osmanlı ordusunun en vurucu gücü oldular. Yeniçerilerin yanı sıra Kapıkullarının ismi fazla bilinmeyen ama oldukça etkili olan kısmı ise Kapıkulu süvarileridir. Kapıkulu süvarileri derece ve maaş itibarıyla yeniçerilerden daha üst bir konumdaydılar.

Padişahın en yakınında bulunup, onun savaş ve barışta güvenliğini sağlamakla görevli olan süvarilerin nüfuzları da bu nispetle fazlaydı. Süvariler atlı birlikler olduğundan İstanbul içinde atlarına bakmaları çok zordu. Bu yüzden İstanbul’un dışında veya Edirne, Bursa gibi meraların bol olduğu yerlerde yerleşmişlerdi. Ancak Kapıkulu süvarilerilerinin ileri gelenleri, padişahın sürekli yanında olması gerekenler ve bekâr olan süvariler İstanbul’da yaşarlardı.

TiMARLI SiPAHiLER

Osmanlı ordusunun en önemli kısmı ise timarlı sipahilerden oluşuyordu. Timar sistemi sayesinde, devlet kalabalık bir askerî gücü merkezî hazineye yük olmaksızın finanse edebiliyordu. Timar bir kısım asker ve memurlara, icra ettikleri belirli bir vazife ve hizmet karşılığında imparatorluğa ait devlet topraklarından kendi nam ve hesaplarına vergi toplama yetkisinin verilmesiydi. Sayısı 80 bini bulan timarlı sipahiler 16. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı ordusunun en etkili askerî gücüydü. 16. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’daki askeri sistemler değişti. Bu dönemde atlı askerler yerine tüfekli pi-yade ön plana çıktı.

Osmanlılar, 1593-1606 yılları arasında Avusturya ile yaptıkları savaşlarda timarlı sipahilerin silah ve çarpışma şekilleri açısından artık uygun olmadığını fark ettiler. Devrin şartlarına cevap vermeyen timarlı sipahilerin yerlerini tüfekli askerler aldı. Yeniçeri sayısı arttı. Kanunî döneminde 24 bin olan Kapıkulu askeri sayısı 17. yüzyılın başlarında 40 bine ulaştı. Aynı dönemde timarlı sipahi sayısı ise 80 binden 20 bine düştü. Kapıkulu sayısını artırmanın yanı sıra sarucasekban adı altında Anadolu’dan ücretli tüfekli asker toplandı. Eyalet valileri savaşlara paralı askerlerle gelmeye başladılar.

Almanların Tanrım Bizi Türklerden Koru!

25 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Tarih


16. Yüzyılda Almanların Türklerden korunmak için yazdığı dualar, işte Türk deyince batı’nın aklına gelenler.

Yardımcı Doç. Dr. Leyla Çoşan Yeditepe yayınlarından çıkan “Tanrım Bizi Türklerden Koru” isimli kitabında, 16. yüzyılda yayınlanmış Türk dualarını, tarihi arka planını da dikkate alarak değerlendiriyor ve Türk imgesini ortaya çıkarıyor. Beş bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde Osmanlı’nın kuruluş, genişleme ve çöküş dönemi, ikinci bölümde ağırlıklı olarak dua ve ilahi konularını içeriyor. Üçüncü bölümde ise Türklere karşı yazılan dualar içeriklerine göre sınıflandırılarak örnekler veriliyor.
Dördüncü bölümde 100 dua üzerinden incelemeler yapılarak Almanya’da yayınlanmış Türk duaları hakkında listeler oluşturmak suretiyle genel bir fikir verilmekte, çalışmanın son bölümü ise kilisenin başlıca propaganda türü olan dua ve vaazların yakın ilişkisi göz önünde bulundurularak 16. yüzyılda Türklere karşı okunan vaazlar inceleniyor.

Bu itiraflar mide bulandırıyor!

25 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Tarih

Bu itiraflar mide bulandırıyor!
ABD askerleri kameraların önüne geçti ve Irak’ta yaptıklarını bir bir anlattı. ‘Bunlar insan olamaz’ dedirten itiraflar bakın nasıl.Onlar Amerika’dan Irak’a geldiler. Amaçları başkanlarının dediğine göre “Irak halkını özgürleştirmek”ti… Irak’taki ABD askerleri görev yaptıkları yıllar içinde vahşileşti… Birer caniye dönüştü… Zevk için adam öldürür hale geldi… Aralarından bazıları yıllar sonra yaptıklarından vicdan azabı duymaya başladı ve kameraların önüne geçip tüm insanlıktan kendi ve diğer askerler adına özür diledi… O özür sadece onları rahatlattı… Yaşanan acılar olduğu gibi duruyor… İşte ABD askerlerininin itirafları:
ŞİŞMAN ADAM AVCISI
Birinci itirafçı: Görev yaptığım yerde bir genç vardı. Şişmanlığı dikkatimi çekmişti, çok şişmandı. Bu adam masumdu. Bir gün onu evine doğru yürürken gördüm. Onu babasının gözünün önünde vurdum. Silahımdan çıkan ilk kurşunlar onu öldürmedi. Boynundan yaralanmıştı. Çığlık atmaya başladı ve gözlerimin içine baktı.Yanımda bulunan arkadaşıma döndüm ve ona ‘bunun olmasına izin veremem’ dedim. Silahımı bir daha ateşledim ve işini bitirdim.
CİNAYETE KOMUTAN TEBRİĞİ
İkinci itirafçı: İlk cinayetimi üstlerim tebrik etti. Bölük komutanım beni ve bölükteki diğer arkadaşlarımı şahsen tebrik etti. Bıçakla öldürmeye ödül vaat edildi. Yanımızda muhabirler olduğunda, hareketlerimiz değişiyordu. Her şeyi kuralına uygun yapıyorduk. Onlar gidince kaldığımız yerden başlıyorduk.
MİNARELERİ NİŞANGAH YAPTIK
Üçüncü itirafçı: Bölüğümüzden bir asker vurulmuştu. Biz de gidip bir caminin minaresini vurduk. Bizim için bu, öfkemizi dışa vurmanın bir yoluydu. Camiye ateş açmanın yasal olup olmadığını bilmiyorduk fakat bütün askerler yapıyordu, çünkü öfkeliydiler.
KAFASINI DUVARA VURA VURA ÖLDÜRÜYORDUK
Dördüncü itirafçı: Baskına gittiğimiz evlerde aile reisi sorun çıkarırsa icabına anında bakıyorduk, kafasını duvara vura vura öldürüyorduk. Gece baskınlarında ise aileleri gece uyandırıp veya kapıları gece tekmeleyip onları korkutuyorduk.Askerler yaptıklarından pişman olduklarını açıklarken bu olayların hâlâ orada yaşandığının altını çizdiler.

İngiltere oğlunu savaştırıyor, annesini sınır dışı ediyor

25 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Tarih

İngiltere’de, bir oğlu Irak cephesinde savaşan, diğer oğlu ise Savunma Bakanlığının Irak’a göndermek için asker toplamak amacıyla bastırdığı posterlerde fotoğrafı ile yer alan 69 yaşındaki Jamaikalı kadının sınır dışı edilmesine ilişkin karar tepkilere yol açtı.The Independent gazetesi, ilk sayfasında, oğulların fotoğraflarını, “ülkenizin size ihtiyacı var”, anne Joy Bowman’ın fotoğrafını ise “ancak size ihtiyaç duymuyoruz” ifadesiyle yayımladı. 13 Mart 2007

Fransa’ya Cezayir ayıbı yeter!

25 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Tarih


Anti-kolonizasyon döneminde, Fransa neredeyse hiçbir sömürgesinden İngiltere’nin politik maharetiyle ortaya koyduğu gibi barışçı bir süreçle kopmamıştır. Yakın zamanlara kadar Afrika kıtasındaki etnik savaşlarda Fransa’nın koloniyal geçmişinin izlerini bulmak mümkündür. Bütün dünyada yaşanan anti-emperyalizm sürecinde çok sayıda masum sivil insanın hayatını kaybettiği pek çok olay ve iç savaşlar yaşanmıştır ve tarih Batılı sömürgeci devletleri bu noktada mahkum etmiştir. Ancak II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği tarih olan 8 Mayıs 1945 tarihinde Cezayir’de Fransız askerlerinin yaptığı katliamlar çok daha yakın bir tarihte gerçekleşmiştir. Bu katliamlara dair pek çok belge ve film kayıtlarının yanı sıra katliamlara şahit olmuş hâlâ hayatta olan tanıklar vardır. Hal böyleyken 18 Mayıs’ta Fransa Parlamentosu’nda görüşülecek olan Fransa sınırları içinde “Ermeni soykırımı olmamıştır” diyene hapis cezası getiren yasa tasarısı tam bir ironi arz etmektedir. Bu noktada geçtiğimiz aylarda Fransa’nın önde gelen 19 tarihçisinin yayınladıkları devletin yasalar yoluyla tarih bilimine müdahale etme ve yön verme girişimlerine son vermesi gerektiği şeklinde özetleyebileceğimiz bildiri ise bir başka ironiyi oluşturmaktaydı. Yine 2005 yılının sonlarında Fransa’nın başkenti Paris ve diğer şehirlerin banliyölerinde bazı olaylar yaşanmıştı. Bütün bunlar bana Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri (Fransızca – Les damnes de la terre) başlıklı, temelini Cezayir savaşına karşıtlığın, zaten can çekişmekte olan sömürgecilik sistemine karşı çıkışın oluşturduğu meşhur kitabını hatırlattı.(2001’de Avesta Yayınları tarafından Türkçe çevirisi yayınlanan kitap Jean-Poul Sartre’nin önsözüyle ilk olarak 1951 yılında yayınlanmıştı. 1925 yılında Martinique adasında dünyaya gelen ve Fransa’da psikiyatri okuyan Fanon, Fransa-Cezayir savaşı sırasında Cezayir’de bir hastaneye tayin edilir. Orada geçirdiği yıllar ve yaşayıp gördükleri onu Cezayir’in bağımsızlığı için mücadele veren gruplara sempati duymasını sağlar ve yaşadığı tecrübelerine dayalı olarak yazdığı kitaplar (L’An V de la Revolution Algerienne) onu 20. yüzyılın en önemli politika analizcisi ve Afrika bağımsızlık mücadelesinin teorisyeni yapar. Çok genç yaşta, henüz 36 yaşındayken kanserden ölen Fanon, anti-emperyalizm, sivil haklar ve siyahi bilinçlenmede önemli bir etki yapar.) Fransa İçişleri bakanı ve geleceğin müstakbel Fransa cumhurbaşkanı gözüyle bakılan Nicolas Sarkozy’nin, Fransa’da başlayan olaylara verdiği tepki ve sarf ettiği, “Pislikler! Bunları temizleyeceğim” şeklindeki sözleri Fransa’da yaşayan 5 milyon kadar Kuzey Afrika kökenli göçmenlere bakışın, sömürge sisteminde yerli halka yönelik oluşan bakış açısıyla paralellik göstermesi açısından ilginçtir. Bugün Fransa’da yaşayan Kuzey Afrika kökenli göçmenlerin çoğunun ikinci, üçüncü nesiller olarak kendilerini Fransız ya da Fransalı hissetmeleri ve resmen Fransız vatandaşı olmaları durumu değiştirmemekte ve modern Avrupa’nın kuruluşunda önemli bir harç olan sömürgecilik algısı, farkında olmadan söylemlerde ortaya çıkmaktadır. Edward Said’in işaret ettiği gibi, Avrupalılar emperyalizmi içselleştirmişler ve bunu bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde ortaya koydukları sanat ve edebiyat ürünlerine de yansıtmışlardır. Edward Said, Kültür ve Emperyalizm kitabının bir bölümünde meşhur Fransız romancı; fakat Cezayirli olan, Fransız asıllı Cezayirli diye ifade edebileceğimiz Albert Camus’nun “Yabancı” adlı romanında emperyalist düşünce altyapısını incelerken, mekan Cezayir ve olaylar Cezayir’de geçmesine rağmen Cezayirlilerin isimsiz ve sıradan yerliler olarak nitelendirilmesini örnek olarak verir. Camus için Cezayirliler, Fransızların orayı işgal edip sömürgeleştirdiklerinde buldukları diğer şeylerden farksız birer unsurdurlar. Hiç şüphesiz sömürgeleştirilen insanlar sadece üzerlerinde hakimiyet kurulmuş insanlar değillerdir. Onlar sadece, Cezayir’de palmiye ağaçları, develer ve peçeli kadınlar gibi tabloyu tamamlayan diğer öğeler durumundadırlar Fransızlar için. Frants Fanon’un yukarıda bahsettiğimiz Yeryüzünün Lanetlileri kitabının son bölümü “emperyalist savaş ve zihinsel bozukluklar” başlığını taşımakta ve burada Fanon, Cezayir’de geçirdiği yıllarda yaşadığı olaylarla ilgili ilginç anekdotlar anlatmaktadır. Fanon’un Cezayir bağımsızlık mücadelesiyle ilgili naklettiği olaylarla, bugün Fransa’da yaşanan olayların ve yaklaşımların ortak yönlerinin olması da dikkat çekicidir. Almanlar Fransa’yı işgal ettiklerinde Fransızların ve Napolyon’un Almanya’yı işgal ettiğinde ise Almanların durumuyla, Fransa tarafından sömürgeleştirilen Cezayir’deki Cezayirlilerin pozisyonları aynı değildi. Aşağılanma ve değer verilmemenin yanı sıra sürekli bir baskı ve şiddetle karşılaşan sömürgeleştirilen insanlar kısa bir süre sonra kimlik problemi yaşamakta ve kendilerine sürekli bir şekilde kim oldukları sorusunu sormaya başlamaktadırlar. Bu noktada, ‘tembellik’ gibi sömürgeci gücün sürekli şikayet ettiği bir kısım pasif direniş mekanizmaları geliştirseler de sömürgeleştirilen toplumun bir süre sonra başvurduğu araç hiç şüphesiz aktif direniş ve mücadele olmaktadır. Sömürgeci güç ile yapılan mücadele kimlik probleminin çözümlenmesinde birlik, beraberlik ve bir değer ifade etme duygularının tatminine yardımcı olmaktadır.

Profesör Porot başkanlığında yürütülen bilimsel çalışmalar sonucu ulaşılan sonuçlar şöyleydi: Kuzey Afrikalılar suçlu olarak doğarlar, içgüdüsel olarak saldırgandırlar, hiçbir zaman güvenilmezler, kalıtımsal bir şiddet yanlısı yapıya sahiptirler, otokontrol yapamazlar ve duygularını iyiye doğru kanalize edemezler. Konuyla ilgili olarak 1954 yılında Dünya Sağlık Örgütü uzmanlarından Dr. A. Carothers’ın “Afrikalıların normal ve hastalıklı psikolojisi” başlıklı makalesindeki iddiaları daha da ilginçtir. Dr. Carothers’a göre Afrikalılar beyinlerinin ön loblarını (bölümleri) çok az kullanmaktadırlar. Bunu daha iyi ifade edebilmek için normal bir Afrikalının ancak lobotomize edilmiş bir Avrupalıyla aynı zekaya sahip olduğu şeklinde bir karşılaştırma yapmaktadır. Bu arada lobotomize metodu bir ara Avrupa ve Amerika’da sinir hastalarına uygulanan ve beynin ön bölümlerine dışarıdan bir müdahaleyle tedavi etme yöntemiydi ki; hastalarda uysallaşma ve yavaşlamalar görülmekteydi. İşte ancak beyninin ön loblarına müdahale edilmiş bir Avrupalıyla aynı zekaya ve davranış bozukluklarına sahip olan Afrikalıların suç işlemeleri, yalan söylemeleri, tembel olmaları kendi doğaları gereği olduğu için biz Afrikalıların bu doğalarını evcilleştirmeliyiz, ikna etmeye çalışmamalıyız anlayışı çözüm metotları olarak pasifize etmek, disipline etmek, eğitmek ve hakimiyet kurmayı öneriyordu. Frantz Fanon’un kitabındaki anekdotlarda, bugün evrensel bir ortak inanış ve dil olarak kabul edilen bilimin, Fransa’nın Cezayir’deki sömürgeleştirme politikası için nasıl emperyalist bir araç haline getirildiğini açıkça görmekteyiz. Şimdi Fransa Parlamentosu’nda 18 Mayıs’ta görüşülecek olan “Ermeni soykırımı olmamıştır” diyene hapis cezası getiren yasa tasarısının hangi tarihsel arka plana oturduğunu ve bunun Fransız devlet yapısında bir gelenek haline geldiğini rahatlıkla görebiliriz. Bir zamanlar bilimi emperyalist çıkarları için çarpıtan ve kullanan bir anlayış şimdi de tarihe yine kendi çıkarları açısından müdahale etmekte bir sakınca görmemektedir..

Sonraki yazılar »