Dünya Hali

10 Nisan 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

Avrupa’daki Türkler

Türklerin Avrupa’daki yarım asırlık yaşam mücadelesi devam ediyor. Zaman zaman onlara “orada bir köy var uzakta…” muamelesi yaptık ama onları hiç bir zaman unutmadık. Çünkü akrabalık bağları, dost meclisleri, “Alamancı ziyaretleri” hiç kesintiye uğramadı.

Fakat Avrupa’daki Türkleri gerçekten tanıdık mı? Dertlerine derman olduk mu? Can kulağıyla onları dinledik mi? Yaklaşık beş milyon Türk, ülke dışında dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşıyor. En fazla yoğunlaştıkları yer, Avrupa. Entegrasyon, asimilasyon, göç, uyum, ayrımcılık, eğitim, dil, geleneğin muhafazası, geçim sorunlarıyla dört milyona yakın Türk Avrupa’nın çeşitli ülkelerine dağılmış durumda. Kimisi iş kurmuş, kimisi “misafir işçi” olarak yaşamaya devam ediyor.

Bütün göçmen ve azınlık topluluklar gibi, Avrupa’daki Türkler de Türkiye ile derin bağlara sahip. Almanya’nın, Fransa’nın, Avsuturya’nın gündeminden çok Türkiye’nin gündemini takip ediyorlar. En fazla Türk gazetelerini okuyorlar. En fazla Türkiye’nin sorunlarıyla ilgileniyorlar. Fiziken Avrupa’da, zihnen Türkiye’deler. Bu, özünde yanlış bir şey değil. Zira “orada” olmakla “burada” olmak arasında bir dinamizm var. Sorun, bunu bir artı değer haline getirmek.

1950’lerin sonu ve 1960’ların başında Avrupa’ya giden Türkler, bugün hem başka bir Avrupa’da yaşıyorlar, hem de başka bir Türkiye ile irtibat halindeler. Yarım asırda nehrin iki yakasında da çok şey değişti. Şimdi temel sorunumuz şu: Her gün ölçek büyüten Türkiye’ye yurt dışında ve özellikle Avrupa’da yaşayan Türkler nasıl ayak uyduracaklar? Avrupa ile Türkiye arasındaki makasın giderek daraldığı, göreceli avantajların giderek azaldığı ve yer yer Türkiye lehine döndüğü bir dönemde Avrupa’daki Türkler nasıl bir vizyona sahip olmalı?

Avrupa’daki Türkler bundan sonra yaşadıkları ülkelerin kıyısında köşesinde, ürkek ve çekingen bir şekilde yaşayamazlar. Nasıl Türkiye bölgesinde yükselen bir güç haline geliyorsa, Avrupa’daki Türklerin de Avrupa’nın geleceğinde söz sahibi olmasının zamanı gelmiştir. Avrupa’daki toplumsal, ekonomik ve siyasi hayatın kıyısında değil, merkezinde yer almaları artık bir zaruret halini almıştır. Türkiye’nin insan sermayesi, dünya vizyonu, ekonomik gücü buna müsaittir. Avrupa Türkleri bundan sonra eğitim, sosyal örgütlenme, ekonomi, siyaset planlarını buna göre yapmalıdır. Bu kadar Türkün yaşadığı Avrupa’da siyasi temsilin bu kadar cılız olması, ekonomik gücün sosyal bir sermayeye dönüşmemesi kabul edilebilir bir durum değil.

Burada hem Türkiye devletine hem de Avrupa’da yaşayan Türklere büyük görevler düşüyor. Bunun için önümüze büyük ve güçlü bir vizyon koymamız gerekiyor. Bu vizyonu hep beraber oluşturacağımızı unutmayalım.

Ah İstanbul…

İstanbul bu yıl, Alman Essen ve Macaristan’ın Peç şehirleriyle beraber Avrupa Kültür Başkenti seçildi. Görkemli bir açılışla başlayan faaliyetler yıl boyu devam edecek. Amaç, İstanbul’u Avrupa çapında tanıtmak. Bu ünvan, her yıl bir başka Avrupa şehrine veriliyor. Amaç büyük ölçüde turistik. Sonuçta İstanbul’un ve Türkiye’nin tanıtımı açısından önemli bir fırsat bu. Fakat İstanbul’u tanıtmak için öngörülen programlar bizi ne kadar yansıtıyor? Israrla Avrupalılara “biz de sizin kadar batılıyız” diyen sanatçılarımız sahneye çıktıklarında kendileri olabiliyorlar mı? Yoksa bir başkasının sanatını ve kültürünü taklit ederek aslında kendi kimliklerinden taviz mi veriyorlar? İstanbul’u İstanbul yapan onun tarihi derinliği, kültürel zenginliği, engin hafızası, insan manzaraları, yüzlerce yıl boyunca demlenerek bugüne gelmiş “sakin gücü”… İstanbul’u farklı kılan gökdelenleri, modern sanat gösterileri, büyük alışveriş mağazaları, vs. değil. İstanbul ve İstanbullular bu gerçeği kavradıkları zaman kendilerini bulacaklar. Aslında bunu en iyi İstanbul’a gelen turistler anlıyor. Onlar İstanbul’a geldiklerinde Galeria ya da Reina’yı değil, Topkapı’yı, Sultan Ahmed’i, Süleymaniye’yi, Eyüb’ü… yaşamak istiyorlar. Umarız 2010’da insanlar İstanbul’u doğru tanırlar.

Bir Balyoz Daha!…

2003 yılında yapıldığı ileri sürülen bir darbe planı daha ortaya çıkarıldı. Bu seferki darbe planının adı “Balyoz”. Epey okkalı bir isim. İnsan duyunca irkiliyor. Ardı arkası kesilmeyen bu darbe senaryoları karşısında nasıl bir vaziyet almak lazım? İnsan bir taraftan üzülüyor. Zira demokratik bir ülkede bu tür şeyler senaryo olarak bile konuşulmaz, konuşulmamalı. Bir taraftan da seviniyoruz çünkü Allah’a şükür bu planların hiç biri hayata geçirilemedi. Balyoz planında bir de gazeteciler listesi var. Daha soğrusu iki liste. Birinci liste “düşman listesi” yani darbe olduğunda içeri alınacaklar. İkinci liste “dost listesi” yani darbeden sonra “istifade edilecekler”. Bu liste Türk basınını ikiye böldü. Zaten amipler gibi bölündüğümüz memlekette bir de şimdi darb listeleri yüzünden bölündük. Kimileri “ben niye bu listedeyim?” diye hayret ifade ederken, kimileri de “benim bu listede ne işim var?” diye öfkeleniyor. Her halükarda ortada anormal bir durumun olduğu açık. Temel sorunumuz da bu zaten. Yani normalleşememek. Normalleşmiş, demokratikleşmiş, kendi insanına güvenen, vatandaşlarına hain gözüyle bakmayan bir ülkede böyle garabet senaryoları yazılır, çılgınca şeyler konuşulur mu? Tabii ki konuşulmaz. O yüzden demokratik normalleşme süreci, hepimizin selameti için gerekli.

Arapların Derin Uykusu

Arap dünyası uzun süredir derin bir uykunun içinde. Ne kendine çeki düzen verebiliyor, ne bölgesine hakim olabiliyor. Arap dünyası derken aslında Arap alemine önderlik eden iki büyük ülkeyi Mısır ve Suudi Arabistan’ı kastediyorum. İkisi de siyaset üretemeyen, risk alamayan, hayal kuramayan, statükoyu korumak için mücadele veren ülkeler. Mısır bir zamanlar Arap fikir ve siyaset dünyasının kalbiydi. Şimdi Mısır’ın önderliğini, ağırlığını pek kimsenin taktığı yok. Son olarak Filistinli gruplar arasındaki arabulucuk rolü dahi sorgulanır oldu. Hamas, Mübarek rejimine güvenmiyor. Çünkü Mısır merkezli Müslüman Kardeşler hareketiyle beraber kendisini hasım olarak gördüğünü biliyor. Suudi Arabistan da benzer bir hantallık içinde. Suud kralı sanki biraz değişim işareti verir gibi oldu. Bazı reformlar yaptı. Dinler arası diyalog başlatarak Suudi Arabistan’ı dünyaya açmaya çalıştı. Ama stratejik konularda Suudi Arabistan’ın ürettiği bir akliyet, dinamizm, siyaset yok. Statükoyu, herşeye tercih ediyorlar. Çünkü Suud halkı üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmuşlar, Amerikayla da ilişkilerini iyi tutuyorlar. Böylece ne içerden ne de dışardan onlara meydan okuyacak bir muhalefet ortaya çıkamıyor. Ama kaybeden Mısır ve Suudi Arabistan’ı yöneten kadrolar değil, Arap halkları ve bölgemiz. Bu iki ülke Türkiye’nin son yıllarda gösterdiği performansın onda birini gösterse Ortadoğu ve İslâm âlemi çok kısa sürede çok daha iyi bir noktaya gelebilir.

Obama’ya Kötü Haber

ABD Başkanı Barak Obama, başkan seçildiğinden bu yana en kötü haberi Savunma Bakanından ya da CİA başkanından değil, Massachusetts eyaletindeki Amerikan seçmeninden aldı. Demokratlar’ın kalesi olan Massachusetts’deki seçimi bir Cumhuriyetçi kazandı. Geçen yıl vefat eden Kennedy’nin yerine, bu eyaletin tarihinde ilk defa bir Cumhuriyetçi aday seçildi. Böylece Kenndy ailesi de Amerikan siyasetinden çekilmiş oluyor. Obama için bu kötü bir haber. Çünkü Kenndy gibi Amerikan siyasetinde sembol haline gelmiş bir ismin yerine Cumhuriyetçi bir adayın seçilmesi ve bu hadisenin Massachusetts eyaletinde yaşanması, Amerikan seçmeninin Obama’dan ve Demokratlar’dan gerçekten rahatsız olduğunu gösteriyor. Bu trend devam ederse ara seçimlerde Demokratlar da ciddi bir darbe alabilir. Bu da Obama’nın ikinci dönem başkan seçilmesini ciddi bir şekilde zora sokabilir. İçerde ve dışarda sıkışan Obama bundan sonra ne yapacak? Sadece konuşmaya devam mı edecek? Yoksa bir kaç tane büyük başarı hikayesine imza mı atacak? Herkesin ittifak ettiği bir nokta var: Obama’nın kitleleri büyüleyen konuşmalarını, ortaya koyacağı somut ve başarılı politikalar tamamlamalı. Obama’nın sadece iyi bir hatip değil, aynı zamanda gerçek bir lider olduğunu bu eleştiriler karşısında göstereceği tutum belirleyecek.

Binbir Damla

10 Nisan 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

İmam-ı Rabbanî

Hindistan’ın Sirhind şehrinde doğan (971/1564) büyük veli, alim ve arif, müçtehid ve müceddid Ahmed ibn Abdülahad el-Farukî / İmam-ı Rabbanî (ilâhi bilgiler sahibi alim), Nakşibendiyye tarikatının Müceddidiyye kolunun kurucusudur (ö.1034/1624). Sünnet çizgisinde İslâmî düşünce ve anlayışa kazandırdığı meşru ıslahat ve yenilikten dolayı “müceddid-i elf-i sânî / (hicrî) ikinci bin yılın yenileyicisi” namıyla anılır.

Dinî ilimleri bütünüyle tahsil ettikten sonra, zamanın büyük mürşidi Bâki-billah hazretlerine intisap ederek, onun yakınlığı ile ilimde, irfanda, tasavvufta yüce mertebelere ulaştı. Mürşidinden aldığı irşad icazetiyle onun zamanında ve ölümünden sonra, Hindistan ülkesinde bütün gücüyle irşad faaliyetini sürdürdü. Eserleri içinde pek kıymetli bir hazine olan ve fıkıh, akaid, edeb ve tasavvuf bahislerinde yazdığı 534 mektubu toplayan “Mektubat” kitabı, üç cilt halinde Farsça ve Arapça olarak ayrı ayrı basılmış, Türkçeye de çevrilmiştir.

İmam-ı Rabbanî’yi yanlış anlayan veya onu çekemeyen bazı muhalifler, zamanın Babür hükümdarı Cihangir’e şikayette bulundular (1619). Hükümdar da onu yanına çağırıp kendisiyle görüştükten sonra, verdiği cevaplardan memnun kalarak serbest bıraktı. Fakat hasetçi ve fesatçılar, şeyhin hükümdar huzuruna çıkınca selam ve saygı olarak yere kapanıp secde etmediğini, sultana karşı kibirlendiğini ve ona tevazu göstermediğini iddia ederek cezalandırılması gerektiğini ileri sürdüler. O zaman hükümdarları secde ile selamlama bid’atı yaygındı. Hükümdar da bu dedikodu ve ilave bahanelerle huzursuz olarak İmam-ı Rabbanî’yi Gevaliyar Kalesi’ndeki hapishaneye gönderdi.

Cihangir’in oğlu Şah Cihan ise İmam-ı Rabbanî’ye hürmet ederdi. Memleketin müftüsünü adamlarıyla ona yollayarak, sultanları selamlama secdesinin caiz olduğunu, hükümdar babasının yanına girince secdeyle selamlayıverirse kendisine hiç zarar verilmeyeceğini bildirdi. Şeyh hazretleri bunun zaruret halinde caiz ve ruhsat olduğunu, asıl ve azimet olarak Allah’tan başkasına secde edilemeyeceğini söyledi. Birkaç yıl hapiste kalan imam, orada Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Sonra serbest kalarak hükümdar ve askerlerine ders verdi. Bir süre sonra memleketi Sirhind’e döndü. Orada ölümüne kadar ilim ve irşatla meşgul oldu.

Abdülhay el-Hasanî, el-İ’lam / Nüzhetü’l-Havatır (Beyrut 1999), 2/479-80; İslâm Ansiklopedisi, 22/194-195.

Yırtılan Sihirli Kağıt

İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır:

Din düşmanlarının ve hasetçilerin iftirası üzerine Sultan Cihangir, İmam-ı Rabbanî hazretlerini Gevaliyar Kalesi’ne hapsetmişti. O günlerde büyücülerden biri bana dedi ki: “Ben Hintçe bazı isimler biliyorum. Eğer bunları bir namaz vaktinden diğer namaz vaktine kadar okursan, o gün düşman helak olur. Bu iş çok tecrübe edilmiştir.” Sonra o isimleri bir kağıda yazarak bana verdi ve “Evinin tavanında bir yere koy” dedi. Alıp evimin tavanında bir yere koydum. “Yarın salı günü bunları okurum” dedim.

O gece rüyamda üstadım İmam-ı Rabbanî birden karşıma çıktı. “Dostlarımızın böyle bir işi yapması hayret bir şey! Sakın o işi yapma, o bir sihirdir!” dedi. Bu uyarı üzerine büyücünün verdiği o yazıları okumaktan vazgeçtim. Sonra Sultan Cihangir İmam-ı Rabbanî’yi hapsettiğine pişman oldu ve serbest bıraktı. Hapisten çıktıktan sonra huzuruna gittim. Evde gizlediğim o sihir kağıdını hâlâ saklıyordum. Bir defa da olsa o sihirle düşmana bir ok saplamak istiyordum. İşi açıklamayıp gizlemek niyetindeydim. Mürşidim hapisten çıkınca üç gün boyunca yanına gidip geldim. Düşmana karşı elimdeki bu imkanla bir şeyler yapmayı düşünüyordum. Üçüncü gün ziyarete gittiğimde beni kalabalık arasından çağırttı ve buyurdu ki: “O hintçe isimleri okuma, çünkü onlar sihirlidir!” Elimde öyle bir şey olmadığını söyleyerek işimi gizlemek istedim. Bunun üzerine: “Bana neden böyle söylersin! Sen o isimleri falan sihirbazdan öğrendin.” diyerek o sihirbazın ismini söyledi. Sonra da: “O öğrendiğin şeylerin yazılı olduğu kağıt evinin tavanında saklı değil mi? Sihrin tesiri vardır ama sihir yapmak haramdır. Şimdi git de o kağıdı yırt!” buyurdu. Ben mahcubiyetten başımı önüme eğdim. Sonra bana: “O işi yapmayacağına ve sihirli kağıdı yırtacağına söz ver.” dedi. Elimi tutup üzerine hafifçe vurdu.

Ben bu durum karşısında hayret etmiştim. Çünküyapmayı düşündüğüm o işi kimse bilmiyordu. Hemen eve döndüm. Sihir yazılı kağıdı tavandaki yerinden çıkardım ve yırtarak imha ettim. İmam-ı Rabbanî’ye çocuksuz bir adam geldi, çocuğu olması için dua istedi. O da: “Çocuğun başka hanımdan” dedi. Adamın eşi öldü, yeniden evlendi ve iki çocuğu oldu.

İslâm Ansiklopedisi, 15/353.

Ashab-ı Kiram’a Hürmet

İmam-ı Rabbanî hazretlerinin vefatından sonra, onun “Mektubat” kitabını okuyan genç bir seyyid şunları anlatmıştır:

Hz. Ali’ye karşı savaşan sahabileri, bilhassa Hz Muaviye’yi hiç sevmezdim. Bir gece İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ını okuyordum. Okuduğum yerde: “Hz. Muaviye’ye buğzetmek ve onu kötülemek, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i buğzedip kötülemek gibidir. Ona söven kimseye, bunlara söven kişiye verilen cezayı vermek gerekir.” yazıyordu. Bunu okuyunca canım sıkıldı. İsabetsiz şeyler yazmış diye Mektubat’ı yere atıverdim. Sonra yatağıma uzanıp uyudum. Rüyamda İmam-ı Rabbanî kızgın bir halde yanıma geldi. İki eliyle kulaklarımı çekerek dedi ki: “Be cahil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyor ve kitabımızı yere fırlatıyorsun. Benim yazımı okuyunca şaşırdın ve inanmadın öyle mi? Ama gel, seni bir zata götüreyim de gör!”

Beni çekerek bir bahçenin kapısına götürdü. Kendisi uzaktaki bir bölüme doğru yürüdü. Orada nur yüzlü bir zatın oturduğunu gördüm. Saygı ile o zatı selamladı, önünde diz çökerek oturdu. Ona bir şeyler söylüyor, beni gösteriyordu. Bakışlarından benden bahsedildiği anlaşılıyordu. Biraz sonra İmam-ı Rabbanî kalktı, beni çağırdı: “Bu oturan zat Hz. Ali’dir. İyi dinle, bak neler söylüyor.” dedi.

Yanlarına gidip selam verdim. Hz. Ali r.a.: “Sakın ha sakın! Rasulullah Aleyhisselam’ın ashabına karşı kalbinde soğukluk ve dargınlık bulundurma! O kişilerden hiçbirini asla kötüleme. Aramızda görülen anlaşmazlık ve muharebelerin, hangi iyi niyetlerle ortaya çıktığını biz ve sahabi kardeşlerimiz iyi biliriz” dedi. İmam-ı Rabbanî’yi de gösterek: “Bu zatın yazılarına da sakın karşı gelme!” buyurdu. Bu nasihati dinledikten sonra, bendeki tereddüt ve soğukluğun hâlâ kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu halimi anladı ve öfkelendi. İmam-ı Rabbanî’ye bakarak: “Bunun gönlü daha temizlenmedi. Suratına bir tokat indir!” dedi. Şeyh hazretleri, yüzüme şiddetli bir tokat vurdu. Tokadı yiyince kendi kendime dedim ki: “Ben bu zatı sevdiğim için ötekilere düşmanlık etmiştim. Halbuki kendisi bundan çok incinmektedir. Bu halden vazgeçmeliyim.” Ardından kalbimi yokladım. Gönlüm düşmanlık ve kırgınlıktan temizlenmişti. O halimle uyandım, şimdi de öyleyim.

İslâm Ansiklopedisi, 15/357.

CÂHILIYYE DÖNEMI

14 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

Bilgisizlik, gerçegi tanimama. Islâm, tam bir aydinlik ve bilgi devri oldugu için, Arabistan’da Islâmiyet’in yayilmasindan önceki devre, daha dar anlami ile Hz. Isa’dan sonra peygamberimizin gelmesine kadar geçen zamana “cahiliyye” devri adi verilmistir.

Cahiliyye, insanin Allah’i geregi gibi tanimamasi, ona kulluk etmekten uzaklasmasi, onun ilâhî hükümlerine degil de kisinin kendi hevâ ve hevesine uymasi, insanlarin koydugu emir ve yasaklara, siyasî sistem ve düsüncelere inanmasidir. Kur’an-i Kerîm’de: “Onlar hâlâ Cahiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Gerçegi bilen bir millet için Allah’dan daha iyi hüküm veren kim var?” (el-Mâide, 5/50) buyurulur. Islâm’in hakim olmadigi ortamlar Cahiliyye çaglaridir. Çünkü ilâhî bilginin kaynagindan yoksun olan ortamlardir. Islâm’in gelisinden önceki dönemde yasayan müsrikler Allah’a isyan etmis onun hükümlerine sirt çevirmis bir toplum olarak son derece ilkel ve cahil hayat sürüyorlardi. Cahiliyye Araplari’nin sürdügü hayattan ve içinde yasadiklari ortamdan bazi örnekleri söyle siralamak mümkündür:

Putlara Taparlardi

Cahiliyye insanlari Allah’in varligini kabul etmekle beraber putlara taparlardi. Onlar putlarinin Allah katinda kendilerine sefaatçi olacaklarina inanirlar ve: Biz onlara ancak bizi daha çok Allah’a yaklastirsinlar diye ibadet ediyoruz” (ez-Zümer, 39/3) derlerdi.

Icki Icerlerdi

Sarap içmek adeti çok yaygindi. Sairleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki siirleri edebiyatlarinin büyük bir kismini teskil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)’in bildirdigine göre Islâm’da içki, Mâide Suresi’nin doksan ve doksanbirinci ayetleriyle kesin olarak haram kilinmis, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bagirttirarak bunu ilân ettiginde Medine sokaklarinda sel gibi içki akmistir (Müslim, Esribe, 3)

Kumar Oynarlardi

Cahiliyye çaginda kumar da çok yaygindi. Cahiliyye Araplari kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katilmamak ayip sayilirdi. Onlarin sairlerinden biri karisina söyle vasiyette bulunur:

“Ben ölürsem, sen, aciz ve konusma bilmeyen, iki yüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme.”

Tefecilik Yaparlardi

Tefecilik almis yürümüstü. Para ve benzeri seyleri birbirlerine borç verirler; kat kat faiz alirlardi. Borç veren kimse, borcun vadesi bitince borçluya gelir: “Borcunu ödeyecek misin, yoksa onu artirayim mi?” derdi. Onun da ödeme imkâni varsa öder, yoksa ikinci sene için iki katina, üçüncü sene için dört kat ina çikarir ve artirma islemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve faizin her çesidini haram kilan Allah, özellikle Araplar’in bu kötü âdetlerine dikkati çekerek “-Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin.” (Âli Imrân,3/130) buyurmustur.

Faiz Oranlari Cok Büyüktü

Faizcilik Araplar arasinda o kadar yerlesmisti ki ticaretle onun arasini ayiramiyorlar; “Faiz de tipki alis-veris gibi” diyorlardi. Bunun üzerine inen ayette: “Allah alis-verisi helâl, faizi ise haram kilmistir. ” (el-Bakarâ, 2/275) buyrulmustur.

Fuhus Cok Büyük Orandaydi

Cahiliyye Araplar’i arasinda fuhus da nadir seylerden degildi. Cariyelerini zorla fuhusa sürükleyenler vardi. Kur’an-i Kerîm’de bu hususa isaretle: “Iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhsa zorlamayin. ” (en-Nûr, 24/33) buyurulur.

Kocanin birkaç metresi oldugu gibi, kadinin da baskalariyla iliskide bulunmasi, bazi çevrelerce nefretle karsilanmayan bir davranisti. Fuhusla ilgili Cahiliyye Araplarinin su adetlerini zikredebiliriz:

Kadin âdetinden temizlendikten sonra kocasi ona “su adama git ve ondan hamile kal” derdi. Kadin istenilen adamla beraber olduktan sonra kocasi hamileligi belli oluncaya kadar ona yaklasmazdi. Sonra yaklasabilirdi. Bu, iyi bir çocuga sahip olmak için yapilirdi.

Sayilari üç ila on arasinda degisen bir grup erkek kadinin evine girerek, sirasiyla hepsi de onunla cinsi münasebette bulunurdu. Kadin hamile kalip da dogum yaparsa dogumdan bir kaç gün sonra bu erkekleri çagirir, erkekler de zorunlu olarak bu davete istirak ederlerdi. Sonra onlara: “Olanlari biliyo rsunuz, dogum yaptim” içlerinden birine isaret ederek “çocugun babasi sensin” derdi. O da bundan kaçinamazdi.

Bazi fuhus yapan kadinlar da taninmalari için kapilarina bayrak asarlardi. Bu tür kadinlardan biri dogum yaptigi zaman teshis heyeti toplanip çocugun kime ait oldugunu tespit ederdi. O da çocugun babasi oldugunu kabul etmek zorunda kalirdi. (Buhârî, Nikah, 36)

Kadina deger verilmez, hak ve hukuku taninmaz, adeta bir esya gibi telakki edilip miras alinirdi. Biri ölüp karisi dul kalinca ölenin varislerinden gözü açik biri hemen elbisesini kadinin üzerine atardi. Kadin daha önce kaçip bu halden kurtulamazsa artik onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak onunla evlenir, dilerse onu bir baskasiyla evlendirerek mihrini almaya hak kazanir ve kadina bundan birs ey vermezdi. Dilerse, kocasindan kendisine kalan mirasi elinden almak için onu evlenmekten menederdi. Bunun üzerine inen ayette: “Ey inananlar! Kadinlara zorla mirasci olmaya kalkmaniz size helâl degildir. ” (en-Nisâ, 4/19) buyurulmustur. (Sevkânî, Fethu’l-Kadir, I, 440).

Yiyeceklerin bazisi yalniz erkeklere ait olup kadinlara yasak ediliyordu. “Onlar: Bu hayvanlarin karinlarinda olan yavrular yalniz erkeklerimize mahsus olup, eslerimize yasaktir. Ölü dogacak olursa hepsi ona ortak olur” dediler (En’âm, 6/139)

Kizlari Diri Diri Topraga Gömerlerdi

Cahiliyye Araplari’nin kötü adetlerinden biri de kiz çocuklarini diri diri topraga gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarini korumak veya ar telakki ettikleri için, bazilari da sakat ve çirkin olarak dogduklarindan yapiyorlardi. Kur’an-i Kerîm’de su ayetlerde buna isaret edilir: “Onlardan birine Rahman olan Allah’a isnat ettikleri bir kiz evlâd müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi. ” (ez-Zuhruf, 43/17), ” Diri diri topraga gömülen kiz çocugunun hangi suç la öldürüldügü soruldugu zaman… ” (Tekvir, 81/8-9), “Ortak kostuklari Seyler müsriklerden çoguna çocuklarini öldürmeyi süslü gösterirdi. “(el-En’âm, 6/137)

Ekin ve hayvanlarini iki kisma ayiriyor bir kismini Allah’in böyle emrettigini sanarak Allah’a veriyor ve bir kismini da Allah’a es kostuklari putlarina ayiriyorlardi. Onlar bu batil inanç ve adetlerinde biraz daha ileri giderek Allah’in payina düseni aliyorlar, onu es kostuklari putlarin payina ekliyorlardi. Ama putlarinin payindan alip öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu. “Allah’in yarattigi ekin ve hayvanlardan O’na pay ayirdilar ve kendi iddialarina göre: “Bu Allah’indir, Su da ortak kostuklarimizindir” dediler. Ortaklari için ayirdiklari Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayirdiklari ortaklar i için verilirdi. Bu hükümleri ne kötüydü!” (el-En’âm, 6/136).

Bir kisim hayvanlarla ekinlerin bazisini dilediklerinden baskasina yasakliyorlardi. Ayrica bir kisim hayvanlara binerken ve keserken Allah’in adinin anilmasina engel oluyorlardi. (el-En’âm, 6/138).

Bunun disinda hayvanlarla ilgili su adetleri de vardi:

Deve bes batin dogurup besincisinde erkek dogurursa kulagini çentip serbest birakirlardi. Artik ona binmeyi ve sütünü sagmayi haram kabul ederlerdi. Buna “Bahîra”* derlerdi.

Saibe*; dilegi yerine gelen kimsenin putlara adadigi deve idi. Buna da binilmez ve sütü sagilmazdi.

Vasîle*; koyun disi dogurursa kendileri için; erkek dogurursa putlari için olurdu. Sayet biri erkek, biri disi olmak üzere ikiz dogurursa, disinin hatiri için erkegi de kesmezler ve buna “Vasîle” derlerdi.

Hâm* ; bir erkek devenin soyundan on döl alinirsa onun sirti haram sayilir, su ve otlakta serbest birakilirdi. Kimse ona dokunmazdi.

Bütün bunlardan baska müsrikler atalarindan devraldiklari birtakim adetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta bunlarin bazilarinin, kendilerini Allah (c.c.)’a daha çok yaklastirdiklarini ileri sürüyorlardi.

Ibn Ishak sunlari aktariyor: “Kureys, ya Fil olayindan evvel veya daha sonra meydana geldigini tahmin ettigim bir bid’at ortaya çikardi ki, tarihte (Hums) diye anilip, asalet-i diniye iddiasindan ibarettir.” Bunlar: “Biz, Ibrahim’in evladiyiz, ehl-i Harem biziz, Beyt’in sahibiyiz, Mekke’nin de sâkini bulunuyoruz. Arap kabilelerinden hiçbir kabîle, bizim sahip oldugumuz bu se ref ve itibara sahip degildir. Binaenaleyh biz, bu müstesna mevkiimizin seref ve itibarini korumaliyiz. Bundan sonra Harem haricinde hiçbir seye tazim etmeyip bütün ihtiramatimizi Harem dahilinde hasretmeliyiz. Meselâ, Arafat’ta halk ile bir sirada, yan yana, omuz omuza durup vakfe etmek, sonra halk ile geri dönüp gelmek bizim kadrimizi tenzil eder” diyorlardi.

Ibn Ishâk devamla: “Kureysliler bu asalet fikrini ortaya koydu ve uygulamaya da basladi. Arafat’a çikmayi, Arafat’tan ifazâyi terk ettiler. Herkes Arafat’ta vakfe ederken, bunlar Müzdelife’ye giderler, orada dururlardi. Ve “Biz ehlullahiz, Harem-i Serif’in hâdimleriyiz” diyerek, digerleriyle esitligi kabul etmezlerdi. Fakat bunlar, Arafat’ta vakfe etmenin Ibrahim (a.s.)’in dini muktezasi oldugunu bili yorlardi. Kinâne ile Hüzâaogulari da bu hususta Kureys’e iltihak etmislerdi.

Bunlar hac için, umre için gelen bedevîlere müdahaleye kadar ileri gitmislerdir. Harem hâricinden gelen herkesin, Beyt’in ilk tavafi Siyab-i Hums ile tavaf etmelerini kararlastirdilar ve uyguladilar. Bu kararin neticelerinden biri: Kim ki adi bir elbise ile gelip tavaf ederse, tavaftan sonra o elbiseyi çikarip atmasi zarûrî idi.

Bu kararlarin ikinci neticesi ise; asilzadelere mahsus bir elbisesi olmayan bedevî erkeklerin çiplak; kadinlarin da yalniz önü yirtmaçli kisa iç gömlegi ile tavafa mecbur edilmesidir.

Bu ve bunun gibi pek çok âdetler yürürlükte idi. Rasûlullah (s.a.s)’a iletilinceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam etti. Daha sonra da A’râf suresinin 26, 27, 28, 31 ve 32. ayetlerinde, çiplak tavaf ile birlikte diger bid’atler de yasaklanmistir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivayete göre, Ebû Bekr es-Siddik (r.a.) Vedâ Hacc’indan (bir sene) evvel, Hz. peygamber tarafindan Hac Emîri* olarak (Mekke’ye) gönderildiginde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre’yi Kurban Bayrami’nin ilk günü Mina’da büyük bir cemaat içinde halka (su iki maddeyi) ilâna memur kilmistir. (Ebu Hüreyre): “Ey Nas! Iyi biliniz, bu yildan sonra müsriklerin haccetmeleri, çiplaklarin da Kâbe’yi tavaf etmeleri yasaktir” demistir. (Sahîh-i Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI,13) Fakat onlar bunu kabule yanasmamislar, atalarini körükörüne taklide çalismislardir. “Onlara: Allah’in indirdigine ve peygambere gelin dendigi zaman: Atalarimizi üzerinde buldugumuz sey bize yeter’ derler. Alalari bir sey bilmeyen ve dogru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mi?” (el-Mâide, 5/104). Islâm, topluma hakim olunca bütün bu cahilî sistemin ilkel davranislarini tamamen yasaklamistir” (el-Mâide, 5/103).

Bütün bunlara baktigimizda, Cahiliyye’nin bir inanma biçimi oldugunu görüyoruz. Cahiliyye; bir seyi gerçegi disinda bilmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre Cahiliyye; insanin ve toplumun Islâm öncesi ve Islâm disi bir yasayis biçimiyle yasamasi demektir.Dogru yolun ziddi, ilmin aksi olan, eskiyen ve degisken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayislara göre kurulan her türlü Islâm disi rejimler; cahilî sistemler ve hükümlerdir.

Kaynak: Islam tarihi

abdul kadir geylaniden islami sohbet 2

13 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori Dini Konular

ABDÜLKADİR GEYLÂNİ HAZRETLERİ’NDEN ÖĞÜTLER
Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin.
Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar.
Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın.
Önce temeli at sonra üzerine binayı çık.
Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt.
Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.
***
Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap.
Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur.
O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır.
Eğer bir kötülüğü nefsin için,
halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun.
Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.
***
İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu.
Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası.
Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya.
Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte.
En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de
ahiret azığını toplamakta acele et…
Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz.
Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız.
Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.
***
Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını…
Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun.
Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin?
Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın?
Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır.
Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak…
Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz.
Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz.
Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?…
Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?…
İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok… Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı?
Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir.
Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli.
Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.
Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım.
Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek?
O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur.
İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım,
O’nun eteğini bırakmayalım.
Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın.
Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır.
Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır.
O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır.
Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.
Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla.
Bu duygu sana yeter.
“ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir.
Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder.
Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır.
Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.
Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez.
Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir.
Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma.
Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin.
Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum.
Ayık ol, sonra felaket büyük olur.
HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme,
insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama.
Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun,
en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu?
Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?
Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur.
Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.
YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez,
bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez.
Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez.
Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar.
Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma.
Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.
Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş?
Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin.
Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su…
Sonrası ne olacak malum…Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık.
Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı?
Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin.
Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın.
Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz,
sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı?
Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa…
Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,”
buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez.
Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.
Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman?
Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu?
O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu?
O’nu HAK tarafına çağırman nerede?
Bunların hiçbiri sende yok.
Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek.
Aklını başına al.
Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut.
Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz.
Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin?
Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap…
Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur?
Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur.
Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu.
Sana yakışır mı bu düşünceler?
Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba?
Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda.
Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak.
Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun.
Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun.
Ama yakında elinden alacaklar.
Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti.
Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin.
Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir.
Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.
Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi.
O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim?
Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun.
Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler.
Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır.
Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır,
sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar.
Çağırsan yardımına koşan olmaz.
Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman,
O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.
Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma.
Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH.
Bunlar seni RABBİNE ulaştırır.
Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun.
Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun.
Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.
Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın
ama çok geç…
Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı,
ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz.
Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.
Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan;
varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi;
ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla…

Borç Alanın Kıssası

13 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori Menkıbe

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Beni İsrail’den bin dinar borç para isteyen bir kimseden bahsetti. Beni İsrail’den borç talep ettiği kimse: “Bana şâhidlerini getir, onların huzurunda vereyim, şahid olsunlar!” dedi. İsteyen ise: “Şahid olarak Allah yeter!” dedi. Öbürü: “Öyleyse buna kefil getir” dedi. Berikisi “Kefil olarak Allah yeter” dedi. Öbürü:

“Doğru söyledin!” dedi ve belli bir vade ile parayı ona verdi. Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vadesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Bunun üzerine bir odun parçası alıp içini oydu. Bin dinarı sahibine hitabeden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi. Sonra da denize getirip:

“Ey Allahım, biliyorsun ki, ben falanndan bin dinar borç almıştım. Benden şahid istediğinde ben: “Şahid olarak Allah yeter!” demiştim. O da şahid olarak sana razı oldu. Benden kefil isteyince de: “Kefil olarak Allah yeter!” demiştim. O da kefil olarak sana razı olmuştu. ben ise şimdi, bir gemi bulmak için gayret ettim, ama bulamadım. Şimdi onu sana emânet ediyorum!” dedi ve odun parçasını denize ettı ve odun denize gömüldü.

Sonra oradan ayrılıp, kendini memleketine götürecek bir gemi aramaya başladı. Borç veren kimse de, parasını getirecek gemiyi beklemeye başladı. Gemi yoktu ama, içinde parası bulanan odun parçasını buldu. Onu ailesine odun yapmak üzere aldı. (Testere ile) parçalayınca parayı ve mektubu buldu.

Bir müddet sonra borç alan kimse geldi. Bin dinarla adama uğradı ve:

“Malını getirmek için aralıksız gemi aradım. Ancak benni getirenden daha önce gelen bir gemi bulamadım” dedi. Alacaklı:

“Sen bana bir şeyler göndermiş miydin?” diye sordu. Öbürü:

“Ben sana, daha önce bir gemi bullamadığımı söyledim” dedi. Alacaklı:

“Allah Teâla Hazretleri, senin odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı sana bedel ödedi. Bin dinarına kavuşmuş olarak dön” dedi.”

Buhari, Kefalet 1, (muallak olarak); Büyû 10(muallak ve mevsûl olarak), İsti’zân 25 (muallak olarak).

Firavun ve Sihirbazlar

09 Mart 2010 Yazan admin  
Kategori Menkıbe

Firavun, Hz. Mûsa’nın tevhid mücadelesinden, saltanatını kaybetme endişesi lie korktu, ürktü, şaşkınlık içinde Mısır sihirbazlarını topladı ve Musa (a.s.) ile müsabakaya çıkardı.

Sihirbazlar:

“Ya Mûsa, sen mi önce asânı atarsın, yoksa biz mi atalım?” diyerek Hz. Mûsa’ya hürmet ve nezaket gösterdiler.

Mûsa (a.s.) ise onlara:

“Siz atacağınızı atın!” dedi. (A’raf, 115-116)

Sihirbazlar, Firavun ve Mısır halkının önünde yere bir kaç deynek ve ip attılar. Onlar da kıvrılıp yılan gibi görülmeye başladılar. Sonra emr-i ilahi ile Mûsa (a.s.) asâsını attı. Asâ, kocaman bir ejderha olup meydandaki bütün sihir aletlerini yuttu. Sihirbazlar, bu halin beşeri bir san’at ve marifet değil, ilahi bir mucize olduğunu anladılar.

Çünkü sihir olsaydı atılan deynek ve ipler, sihir bozulduğunda yerinde kalırdı. Halbuki, sihirbazların sihirleri bozulup iptal edildiği gibi, aynı zamanda deynek ve ipler de tamamen ortadan kaldırılmıştır. İşte bu mucizeyi gören sihirbazlar:

“Biz, Mûsa ve Harûn’un Rabbine iman ettik!” diyerek secdeye kapandılar.

Firavun buna çok öfkelendi:

“Benden izin almadan nasıl iman edersiniz? Demek ki, Mûsa sizin üstadınız imiş! Siz bu işi ondan öğrenmişsiniz! O halde sizin el ve ayaklarınızı çapraz kestirerek sizi ölüme mahkum ediyorum!” dedi.

Sihirbazlar da Firavun’a tavır koyarak:

“Seni, bize gelen apaçık bir mucizeyi tercih edemeyiz!… Sen fiilinde serbestsin. Dilediğin zulmü yapabilirisin! İşkencen bize zarar vermez! Hükmünse, yalnız bu dünya hayatında geçerlidir. Oysa biz, Allah’a döndürüleceğiz…” dediler.

Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su