Binbir Damla
10 Nisan 2010 Yazan admin
Kategori Dini Konular
İmam-ı Rabbanî
Hindistan’ın Sirhind şehrinde doğan (971/1564) büyük veli, alim ve arif, müçtehid ve müceddid Ahmed ibn Abdülahad el-Farukî / İmam-ı Rabbanî (ilâhi bilgiler sahibi alim), Nakşibendiyye tarikatının Müceddidiyye kolunun kurucusudur (ö.1034/1624). Sünnet çizgisinde İslâmî düşünce ve anlayışa kazandırdığı meşru ıslahat ve yenilikten dolayı “müceddid-i elf-i sânî / (hicrî) ikinci bin yılın yenileyicisi” namıyla anılır.
Dinî ilimleri bütünüyle tahsil ettikten sonra, zamanın büyük mürşidi Bâki-billah hazretlerine intisap ederek, onun yakınlığı ile ilimde, irfanda, tasavvufta yüce mertebelere ulaştı. Mürşidinden aldığı irşad icazetiyle onun zamanında ve ölümünden sonra, Hindistan ülkesinde bütün gücüyle irşad faaliyetini sürdürdü. Eserleri içinde pek kıymetli bir hazine olan ve fıkıh, akaid, edeb ve tasavvuf bahislerinde yazdığı 534 mektubu toplayan “Mektubat” kitabı, üç cilt halinde Farsça ve Arapça olarak ayrı ayrı basılmış, Türkçeye de çevrilmiştir.
İmam-ı Rabbanî’yi yanlış anlayan veya onu çekemeyen bazı muhalifler, zamanın Babür hükümdarı Cihangir’e şikayette bulundular (1619). Hükümdar da onu yanına çağırıp kendisiyle görüştükten sonra, verdiği cevaplardan memnun kalarak serbest bıraktı. Fakat hasetçi ve fesatçılar, şeyhin hükümdar huzuruna çıkınca selam ve saygı olarak yere kapanıp secde etmediğini, sultana karşı kibirlendiğini ve ona tevazu göstermediğini iddia ederek cezalandırılması gerektiğini ileri sürdüler. O zaman hükümdarları secde ile selamlama bid’atı yaygındı. Hükümdar da bu dedikodu ve ilave bahanelerle huzursuz olarak İmam-ı Rabbanî’yi Gevaliyar Kalesi’ndeki hapishaneye gönderdi.
Cihangir’in oğlu Şah Cihan ise İmam-ı Rabbanî’ye hürmet ederdi. Memleketin müftüsünü adamlarıyla ona yollayarak, sultanları selamlama secdesinin caiz olduğunu, hükümdar babasının yanına girince secdeyle selamlayıverirse kendisine hiç zarar verilmeyeceğini bildirdi. Şeyh hazretleri bunun zaruret halinde caiz ve ruhsat olduğunu, asıl ve azimet olarak Allah’tan başkasına secde edilemeyeceğini söyledi. Birkaç yıl hapiste kalan imam, orada Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Sonra serbest kalarak hükümdar ve askerlerine ders verdi. Bir süre sonra memleketi Sirhind’e döndü. Orada ölümüne kadar ilim ve irşatla meşgul oldu.
Abdülhay el-Hasanî, el-İ’lam / Nüzhetü’l-Havatır (Beyrut 1999), 2/479-80; İslâm Ansiklopedisi, 22/194-195.
Yırtılan Sihirli Kağıt
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır:
Din düşmanlarının ve hasetçilerin iftirası üzerine Sultan Cihangir, İmam-ı Rabbanî hazretlerini Gevaliyar Kalesi’ne hapsetmişti. O günlerde büyücülerden biri bana dedi ki: “Ben Hintçe bazı isimler biliyorum. Eğer bunları bir namaz vaktinden diğer namaz vaktine kadar okursan, o gün düşman helak olur. Bu iş çok tecrübe edilmiştir.” Sonra o isimleri bir kağıda yazarak bana verdi ve “Evinin tavanında bir yere koy” dedi. Alıp evimin tavanında bir yere koydum. “Yarın salı günü bunları okurum” dedim.
O gece rüyamda üstadım İmam-ı Rabbanî birden karşıma çıktı. “Dostlarımızın böyle bir işi yapması hayret bir şey! Sakın o işi yapma, o bir sihirdir!” dedi. Bu uyarı üzerine büyücünün verdiği o yazıları okumaktan vazgeçtim. Sonra Sultan Cihangir İmam-ı Rabbanî’yi hapsettiğine pişman oldu ve serbest bıraktı. Hapisten çıktıktan sonra huzuruna gittim. Evde gizlediğim o sihir kağıdını hâlâ saklıyordum. Bir defa da olsa o sihirle düşmana bir ok saplamak istiyordum. İşi açıklamayıp gizlemek niyetindeydim. Mürşidim hapisten çıkınca üç gün boyunca yanına gidip geldim. Düşmana karşı elimdeki bu imkanla bir şeyler yapmayı düşünüyordum. Üçüncü gün ziyarete gittiğimde beni kalabalık arasından çağırttı ve buyurdu ki: “O hintçe isimleri okuma, çünkü onlar sihirlidir!” Elimde öyle bir şey olmadığını söyleyerek işimi gizlemek istedim. Bunun üzerine: “Bana neden böyle söylersin! Sen o isimleri falan sihirbazdan öğrendin.” diyerek o sihirbazın ismini söyledi. Sonra da: “O öğrendiğin şeylerin yazılı olduğu kağıt evinin tavanında saklı değil mi? Sihrin tesiri vardır ama sihir yapmak haramdır. Şimdi git de o kağıdı yırt!” buyurdu. Ben mahcubiyetten başımı önüme eğdim. Sonra bana: “O işi yapmayacağına ve sihirli kağıdı yırtacağına söz ver.” dedi. Elimi tutup üzerine hafifçe vurdu.
Ben bu durum karşısında hayret etmiştim. Çünküyapmayı düşündüğüm o işi kimse bilmiyordu. Hemen eve döndüm. Sihir yazılı kağıdı tavandaki yerinden çıkardım ve yırtarak imha ettim. İmam-ı Rabbanî’ye çocuksuz bir adam geldi, çocuğu olması için dua istedi. O da: “Çocuğun başka hanımdan” dedi. Adamın eşi öldü, yeniden evlendi ve iki çocuğu oldu.
İslâm Ansiklopedisi, 15/353.
Ashab-ı Kiram’a Hürmet
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin vefatından sonra, onun “Mektubat” kitabını okuyan genç bir seyyid şunları anlatmıştır:
Hz. Ali’ye karşı savaşan sahabileri, bilhassa Hz Muaviye’yi hiç sevmezdim. Bir gece İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ını okuyordum. Okuduğum yerde: “Hz. Muaviye’ye buğzetmek ve onu kötülemek, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i buğzedip kötülemek gibidir. Ona söven kimseye, bunlara söven kişiye verilen cezayı vermek gerekir.” yazıyordu. Bunu okuyunca canım sıkıldı. İsabetsiz şeyler yazmış diye Mektubat’ı yere atıverdim. Sonra yatağıma uzanıp uyudum. Rüyamda İmam-ı Rabbanî kızgın bir halde yanıma geldi. İki eliyle kulaklarımı çekerek dedi ki: “Be cahil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyor ve kitabımızı yere fırlatıyorsun. Benim yazımı okuyunca şaşırdın ve inanmadın öyle mi? Ama gel, seni bir zata götüreyim de gör!”
Beni çekerek bir bahçenin kapısına götürdü. Kendisi uzaktaki bir bölüme doğru yürüdü. Orada nur yüzlü bir zatın oturduğunu gördüm. Saygı ile o zatı selamladı, önünde diz çökerek oturdu. Ona bir şeyler söylüyor, beni gösteriyordu. Bakışlarından benden bahsedildiği anlaşılıyordu. Biraz sonra İmam-ı Rabbanî kalktı, beni çağırdı: “Bu oturan zat Hz. Ali’dir. İyi dinle, bak neler söylüyor.” dedi.
Yanlarına gidip selam verdim. Hz. Ali r.a.: “Sakın ha sakın! Rasulullah Aleyhisselam’ın ashabına karşı kalbinde soğukluk ve dargınlık bulundurma! O kişilerden hiçbirini asla kötüleme. Aramızda görülen anlaşmazlık ve muharebelerin, hangi iyi niyetlerle ortaya çıktığını biz ve sahabi kardeşlerimiz iyi biliriz” dedi. İmam-ı Rabbanî’yi de gösterek: “Bu zatın yazılarına da sakın karşı gelme!” buyurdu. Bu nasihati dinledikten sonra, bendeki tereddüt ve soğukluğun hâlâ kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu halimi anladı ve öfkelendi. İmam-ı Rabbanî’ye bakarak: “Bunun gönlü daha temizlenmedi. Suratına bir tokat indir!” dedi. Şeyh hazretleri, yüzüme şiddetli bir tokat vurdu. Tokadı yiyince kendi kendime dedim ki: “Ben bu zatı sevdiğim için ötekilere düşmanlık etmiştim. Halbuki kendisi bundan çok incinmektedir. Bu halden vazgeçmeliyim.” Ardından kalbimi yokladım. Gönlüm düşmanlık ve kırgınlıktan temizlenmişti. O halimle uyandım, şimdi de öyleyim.
İslâm Ansiklopedisi, 15/357.
Mağara Ashâbı
İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Sizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. (Akşam olunca) geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler. Dağdan (kayan) bir taş yuvarlanıp, mağaranın ağzını üzerlerine kapadı. Aralarında:
“Sizi bu kayadan, salih amellerinizi şefaatçi kılarak Allah’a yapacağınız dualar kurtarabilir!” dediler. Bunun üzerine birincisi şöyle dedi:
“Benim yaşlı, ihtiyar iki ebeveynim vardı. Ben onları çok kollar, akşam olunca onlardan önce ne ailemden ne de hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim. Bir gün ağaç arama işi beni uzaklara attı. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onlardan önce aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım. Geciktiğim için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, onların uyanmalarını bekliyordum. Derken şafak söktü:
“Ey Allahım! Bunu senin rızan için yaptığımı biliyorsan, bizim yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!”
Taş bir miktar açıldı. Ama çıkacakları kadar değildi.
İkinci şahıs şöyle dedi:
“Ey Allahım! Benim bir amca kızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim. Ama bana yüz vermedi. Fakat gün geldi kıtlığa uğradı, bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim; kabul etti. Arzuma nail olacağım sırada:
“Allah’ın mührünü, gayr-ı meşru olarak bozman sana haramdır!” dedi. Ben de ona temasta bulunmaktan kaçındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim altınları da terkettim.
Ey Allahım, eğer bunları senin rızayı şerifin için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar.”
Kaya biraz daha açıldı. Ancak onlar çıkabilecek kadar açılmadı.
Üçüncü şahıs dedi ki:
“Ey Allahım, ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak bir tanesi [bir farak pirinçten ibaret olan] ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletip kâr ettirdim. Öyle ki çok malı oldu. Derken (yıllar sonra) çıkageldi ve:
“Ey Abdullah! Bana olan borcunu öde!” dedi. Ben de:
“Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve, köleler senindir. Git bunları al götür!” dedim. Adam:
“Ey Abdullah, benimle alay etme!” dedi. Ben tekrar:
“Ben kesinlikle seninle alay etmiyorum. Git hepsini al götür!” diye tekrar ettim. Adam hepsini aldı götürdü.
“Ey Allahım, eğer bunu senin rızan için yaptıysam, bize şu halden kurtuluş nasip et!” dedi. Kaya açıldı, çıkıp yollarına devam ettiler.”
Hazret-i Âdem ile Havvâ Vâlidemizin
Şeytanın iğvâsıyla Cenâb-ı Hakk’ın emrine muhâlefet eden Âdem -aleyhisselâm- ile Havvâ vâlidemiz, cennetten çıkarılıp dünyâya gönderildiler. Hazret-i Âdem, melekler tarafından Hindistan’ın güneyindeki Seylan Adası’na, Havvâ vâlidemiz ise, Kızıldeniz kenarındaki Cidde şehrinin bulunduğu yere indirilmişti. Bu yüzden uzun bir müddet birbirlerinden ayrı kaldılar. Âdem -aleyhisselâm- ile Havvâ vâlidemiz tevbe ve istiğfâra devâm ettiler. Lâkin bir türlü affa nâil olamıyorlardı. Nihâyet:
“…Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlakâ ziyân edenlerden oluruz.” (el-A’râf, 23) diye duâ ettiler. Ayrıca rivâyete göre Fahr-i Kâinât Efendimiz’le tevessülde bulundular. Neticede Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetine sığınarak O’nun bereketiyle ilâhî affa mazhar oldular. Hadîs-i şerîfte bu husus şöyle anlatılmaktadır:
“Âdem -aleyhisselâm- cennetten çıkarılmasına sebep olan zelleyi işlediğinde, hatâsını anlayıp:
«–Yâ Rabbî! Muhammed hakkı için Sen’den beni bağışlamanı istiyorum.» dedi. Allâh Teâlâ:
«–Ey Âdem! Henüz yaratmadığım 1 hâlde Muhammed’i sen nereden bildin?» buyurdu.
Âdem -aleyhisselâm-:
«–Yâ Rabbî! Sen beni yaratıp bana rûhundan üflediğinde başımı kaldırdım, arşın sütunları üzerinde “Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedü’r-Rasûlullâh” cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, zâtının ismine ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edersin!» dedi.
Bunun üzerine Allâh Teâlâ:
«–Doğru söyledin ey Âdem! Hakîkaten O, Ben’im için mahlûkâtın en sevimlisidir. O’nun hakkı için Bana duâ et. (Mâdem ki duâ ettin,) Ben de seni bağışladım. Şâyet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım!» buyurdu.” (Hâkim, Müstedrek, II, 672)
Âdem -aleyhisselâm-, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ind-i ilâhîdeki şeref ve îtibârını hatırlayarak, nihâyet Cenâb-ı Hak’tan, O’nun yüzüsuyu hürmetine affını taleb edince, bu taleb kabûl edilmiş ve Allâh Teâlâ, kendisine Mekke istikâmetinde yol göstermek üzere bir meleği memur kılmıştır. Bu duâ bereketiyle Cidde’de yaşamakta olan Havvâ vâlidemiz de, diğer bir melek rehberliğinde Âdem -aleyhisselâm-’a doğru yola çıkarılmış ve Zilhicce’nin dokuzunda Arefe günü ikindi vakti Arafat’ta buluşmuşlar, gözyaşları içinde tekrar Rablerine istiğfâr etmişlerdir.
Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havvâ’nın birbirlerine olan muhabbet ve meclûbiyetleri, Havvâ’nın farklı bir cinsten değil, Hazret-i Âdem’den yaratılmış olmasından kaynaklanmaktadır.
İhsân ve keremi sonsuz olan Cenâb-ı Hak, onların duâlarını kabûl ettiği gibi, onların neslinden olup kıyâmete kadar her sene aynı gün ve saatte oraya gelip af talep edenleri de bağışlama lutfunda bulunmuştur. Hacıların arefe günü Arafat’a çıkıp istiğfâr etmelerinin hikmeti, işte budur.
1. Ezelde yalnız kendisi var olan Cenâb-ı Hak, insanlar ve cinlerin idrâkleri seviyesinde bilinmeyi murâd ettiğinden mâsivâyı, yâni kendisinden gayrı olan her şeyi yaratmıştır. Bu yaratışta ilk olan “Nûr-i Muhammedî”dir. Bu sebepledir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “Âdem rûh ile cesed arasında iken ben nebî idim.” (Tirmizî, Menâkıb, 1) buyurmuştur. Buna göre Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın cevheri demek olan Nûr-i Muhammedî’nin yaratılışta ilk olmasına mukâbil, bedene büründürülüp ba’s olunması (gönderilmesi) enbiyâ silsilesinde en sondur. Yukarıdaki ifâdede Nûr-i Muhammedî değil, beşer sıfatı ile ba’s olunan “Zât-ı Muhammedî” kastedilmektedir.

